HAMDİ YILMAZ - Namık Kemal’den Neşet Ertaş’a

Pazar günü Şahin Filiz’in Türk felsefesinden hareketle Ziya Gökalp ile ilgili aktarım ve yorumlarını okuyordum.
Filiz, “... Gökalp, bu musahabesinde iktisat ve iktisadi değerler üzerinde durur. Türkiye’nin bu değerlerle ilişkisini bugünkü meselelerimize ışık tutacak şekilde analiz eder.
Türkiye’de iktisadın gelişmesiyle zengin bir sınıf yetişemediği için, yalnız zevk aldıkları işlerle uğraşan insanların sayısı çok azdır. İlim, sanat, felsefe gibi faaliyetler ise, ancak yaratılışla gelen bir ilgiyle, deruni bir zevkle yapılabilecek işlerdendir. İlmi, sanatı, felsefeyi bir gelir kapısı yapmak isteyenler âlim, sanatkâr, filozof olamaz. Türkiye’de büyük âlimlerin, sanatkârların, filozofların yetişmemesini Gökalp, iktisadi hayatın geri kalmasıyla açıklamaktadır.
Avrupa’da yalnız uzmanların eserlerine değer verilirken bizde her şeyden söz edenler otorite bilinirler. Bunun nedeni yine iktisadi hayattaki geriliktir. Çünkü bir ülkede iktisadi hayat ne kadar yüksekse, iş bölümü de o derece derindir. O halde ilimde, sanatta, felsefede uzmanlık mesleklerinin ortaya çıkışı da iktisat alanındaki iş bölümüne bağlıdır. Örneğin, ateşli bir vatansever olan Namık Kemal’in hem idare memuru, hem siyasi yazar, hem romancı, hem tiyatro yazan, hem de şair olması bir dereceye kadar memleketimizdeki iktisadi koşulların bir sonucuydu. Bizde uzmanlığa bir dereceye kadar değer veren az çok ilim aşkıyla yahut sanat zevkiyle yazı yazan iki şahsiyet, Gökalp’a göre Şemseddin Sami ve Tevfik Fikret’tir.”
Tam burada telefonuma düşen mesajı hatırladım, “Habertürk’te Neşet Ertaş Belgeseli var”.
Açtığımda geç kalmıştım ve sonlardaydı.
Hasan Saltık, 25 yıl aradan sonra yeniden Türkiye’ye dönen Neşet Ertaş’ın ilk konserinde kendisine “Hasan bizimkileri göremiyorum. Onlar yüzde yüz gelmişlerdir ama paraları yoktur onların salona girememişlerdir, ne olur onları bul ve salona al.”
Saltık, “Hakikaten dışarı çıktığımda 100 civarındaydılar, çimelerin üstüne oturup beklerken buldum onları ve salona aldık.”
Ziya Gökalp’in dediği gibi o insanların hayatı iktisaden bozuk olmasaydı içlerinden kaç Neşet Ertaş çıkardı?
Ya da Namık Kemal, yukarıda sıralanan işlerden salt birini yapabilmiş olsaydı, ne olurdu?
Hollanda’dayken bir gün ilan vermek için çağıran ve yeni tanıdığım biri bana, “Hamdi Bey galiba sizin çalışanınız ….. gazetesinin çalışanından daha çok. Sizde fazla haber var ama onlarda birşey yok” dedi.
İçimden acı acı gülümsedim. İsmini versem hemen tanıyacağınız kişinin çıkardığı gazete Hollanda devletinden hatırı sayılır yardım alıyor ve 12 çalışanı vardı. Bizimkini söylemeye gerek yok.
***
İzin verirseniz, yazımı şahin Filiz’in yazsının sonuç bölümünden bir alıntı ile bitirmek istiyorum:
“Türk Felsefesine dair izlerini Ziya Gökalp’ın Küçük Mecmua’daki yazılarından hareketle ana çizgileriyle takip edebiliriz.
Kürtlerle Türkler, hem fiziki hem ruhi yapıları bakımından birbirinin eşidir. Hiçbir farklılıkları yoktur. Eğer farklılık ille de ırki ise, bu, “iki ırk, tek millet” oldukları gerçeğini değiştirmez.
Gökalp, İslam tarihinde Babekiye ve Bâtıniye gibi felsefi-tasavvufi hareketleri, Türklerle Kürtler arasındaki çok yönlü bağın siyasi olarak tahkimine feda ettiği için, dinsiz sayar. Esasen sonraki yazılarında bu cereyanlarla benzerlik gösteren Türk düşüncesine ait sima ve görüşleri tebcil etmek suretiyle bu kez de siyasi söylem yerine felsefi ve ilmi görüşü yeğler.”


