HAMDİ YILMAZ 15 TEMMUZ YAZILARI-10

Türk Milleti Ordusu ile vardır
Klasik bir söz gibi gözükse de Dünya’da ordusu ile kaynaşmış, askerliği her türlü maddi menfaat beklentisinden arındırmış Türk’ün dışında bir başka millet daha yoktur.
Bu yüzden Türkler ordusuna her daim güvenmiş ve sonsuza kadar da güvenmeye devam edecektir.
Ezelden ebede yolculuğumuzun yegane unsuru da budur.
Şimdi herkes bir numaralı askerlik uzmanı kesildi ve yorum üstüne yorum yapıyor, yapsınlar, mahsuru yok.
***
8 Temmuz 2008 tarihli yazımızda şu ifadeleri kullanmışız;
“Sağ duyu sahipleri, 12 Eylül darbesini, ‘Ordu bizim göz bebeğimizdir. Zaman zaman puslu görebilir. Ne yapayım yani, göz bebeğim puslu görüyor diye onu bıçakla söküp atayım mı?’ anlayışı ile Göz Bebeğimiz Ordumuza sahip çıkmaya devem ettiler, ediyorlar.
2000’li yılların başında belli başlı Avrupa kentlerindeki otel salonlarında, organizatörlüğünü Türkiye’den kaçmış ipsiz, sapsızların yaptığı ‘Türk Ordusu ve Demokrasi’ minvalli toplantılar başladığında aynı anlayışla, kalemimizle onların karşısına dikilmiştik. Yazıp çizmemize rağmen kimsenin de umurunda olmamıştı. O tür toplantılar meyvelerini şimdi başka boyutlarda Ankara’da, İstanbul’da veriyor.”
***
İktidardakilerin gafleti yüzünden içerisinde sinsice, hatırı sayılır miktarda da olsa FETÖ’cü sokulmuş diye Ordumuza sırt mı çevireceğiz?
24 Ağustos 1516’da Memlüklülere karşı kazanılan Mercidabık Zaferi’nin tam 500’üncü yılında (Bu tarihin tesadüf olmadığı anlaşılıyor) yeni bir sefere çıkan Ordu, 26 Ağustos 1071’de Türklere Anadolu’nun kapsını açan Ordu, bugün kutladığımız 30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesini kazanan Ordu, aynı ordudur. Türk Milleti’nin Ordusudur.
Kara Kuvvetleri temeli; Hun İmparatorluğu döneminde Mete Han tarafından M.Ö.209 yılında atılmıştır.
1040 yılında Dandanakan Meydan Muharebesi, 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ve sonraki 9 asır içerisindeki belli tarihler ordumuzun gelişimi açısından ciddi öneme haizdir.
1848 yılında Osmanlı Ordusu yaklaşık 300 bin kişilik bir güce yükseltilmiştir. 1. Dünya Savaşı yenilgisi, Osmanlı İmparatorluğuna pahalıya mal olmuştu. Ordu mevcudu 50 bin'e indirilmiş, silahları da elinden alınmıştı.
Ekranlarda gururla seyrettiğiniz askeri varlığımız o noktadan bugünlere Türk milletinin fedakarlıkları sayesinde gelmiştir.
Savaşların arzu edilir ve benimsenir bir yanı yoktur. Ne var ki, bazen yaşamak için savaşmak zorunluluğu doğar. Siz istemeseniz de doğar.
Türk ordusu hiç bir zaman milletine mahçup olmamış, onu koruma görevini her daim ve her şart altında başarı ile yerine getirmiştir.
Türk’ü farklı ve güçlü kılan hatta bitti dendiği noktada dirilten de budur.
***
İKİNCİ YAZI
F. Gülen’in ‘yeşil kart’ mücadelesi’nin hikmeti!
Türkiye’de Ordu’ya yönelik operasyonların yeni başladığı, ancak birilerinin arzuladığı hızda gitmediği günlerdi. Bizim Hocaefendi de ABD’de yaşayabilmek için ‚Yeşil Kart’ derdindeydi. Ünlü Time Dergisi ‚“Dünyanın en entellektüel 100 aydını” anketi düzenlemiş, Hocaefendi de anketten çıkanlar arasındaydı.
O günlerde yaşananların, bugünü anlamamıza yardımcı olacağı inancı ile 26 Haziran 2008 tarihinde „Hocefendi, yol hazırlığına başlayabilir” başlığı ile yazdığım ayrıntıları dikkatinize sunuyorum:
Şimdi anladınız mı “Dünyanın en entellektüel 100 aydını” anketinin ardındaki numarayı? Meğer, herşey Fetullah Gülen Hocaefendi’nin Amerika’da Yeşil Kart alabilmek için açtığı davada mahkemeyi etkilemeye yönelikmiş.
Gördünüz, haberin özeti şu; “ABD’de Oturma, Seyahat Etme ve Çalışma İzni Sağlayan ‘Green Card’ (Yeşil Kart) İçin yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi (Uscıs) tarafından.reddedilen Fethullah Gülen, Karar’ın düzeltilmesi için açtığı davayı kaybetti.”
Demek ki, Hocaefendi’nin ABD’deki işi bitti. Yol hazırlığına başlayabilir. Zamanlaması mükemmel bir başka mahkeme kararına da, “Yargıtay, beraat kararını onadı” diye seviniyorlar.
Sevinsinler, haklarıdır. Kazanan herkes sevinir. Amerika’da yeşil kart alamadı diye de üzülmesinler, “Bunda da vardır bir hayır” sözünü bizim hatırlatmamız yakışık almaz.
Bizi sürekli takip edenler bilir; bir kaç kez Unesco Romanya Temsilciliği’nin Hocaefendi verdiği ödülden bahsetmiştik. O ödül bile Amerikan mahkemesine “Hocaefendinin önemli bir kişi” olduğuna kanıt diye sunulmuş. Mahkeme bu ödülü tanımadığını bildirmiş. Yeşil kart almak için gerekli 10 kriter arasında “Uluslararası arenada tanınan bir ödül almak” da varmış. Biz de saf saf soruyorduk; “ABD’de yaşayan Hocaefendi’ye ‘dıdının dıdısı’ Unesco Romanya Temsilciliği niye ödül verdi?”
Amerikan Mahkemesi, “Ulusal ve uluslararası arenada mesleğinde en üst seviyeye yükselmiş olmak” şartını da bulamamış Hocaefendi’den. “Ben eğitimciyim” diye oturum izni için başvuran Fetullah Gülen’e Mahkeme, “Hayır sen bir din adamısın” diyor. “Müvekkilimiz akademisyen” tezini ileri süren avukatlara da Mahkeme, “Gülen, akademisyenlikten çok uzak. Akademisyenlere para ödeyerek ve kendi sponsorluğunda konferanslar organize ederek hakkında yazılar yazdırmak, kendi çalışmalarını finanse etmek davacıyı akademisyen yapmaz” diyor.
Hocaefendi’nin savunması ileride başını çok ağrıtacağa benziyor. Savunmada Papa ile görüşmesi, medet umularak Mahkeme’nin takdirine sunulmuş. Amerikan savcı, “Gülen’in yazdığı kitapların hiçbiri eğitimle ya da eğitim modelleri ile ilgili değil, tamamı dini çalışmalar. Ayrıca geleneksel laik eğitim ile inançlara karşı hoşgörünün harmanlanmasıyla bir eğitim modeli yaratıldığı şeklindeki ifade de inandırıcı değil” diyerek, Gülen’in talebinin reddini istemiş..
İnsan sormadan edemiyor; Amerikan oturumunu bu kadar önemli kılan ne?
Gülen’in yaptığının ekmek parası nedeniyle Almanya oturumu için kırk takla atan düz işçinin yaptığından bir farkı var mı?
(Bu yazı 2.5.2015 tarihinde yayımlandı)
***
ÜÇÜNCÜ YAZI
‘Parçala Behçet’ten almış ilhamı,
‘Yürüyen namı’ ile kurtaracak Papaz’ı
Bundan yarım yüzyıl evvel Türk erotik filmlerinin başrol oyuncusu vardı: Behçet Nacar.
‘Parçala Behçet’ gibi Behçet’li film serisinden birisinin adı da ‘Namın Yürüsün Behçet’ filmiydi..
Fetullah da, o günlerde herhalde gizli gizli seyretmiş olmalı ki, Behçet Nacar’dan etkilenerek, “Namın duyulsun” diye şiir yazmış..
FETÖ tosuncukları da elin alemin beleşe toplanmış çocuğuna şarkılaştırılmış bu sözleri ezberletmiş:
Namın duyulsun!
Duydu, hem de tüm dünya duydu!
Bu söz karşışısında ne kadar Türk ve Türkiye düşmanı varsa alkış tuttu. Parçala Behçet’in dindar kılıklı versiyonu olan FETÖ elebaşı pek mutlu olmalı..
Ki, geçenlerde Afrika’nın hürriyet görmemiş ülkelerinden toplayıp getirdikleri seçme çocuklar Bükreş’te bir salonda havai fişekler eşliğinde sözleri Fetullah Gülen’e ait “Namın Yürüsün Behçet”, pardon “Namın duyulsun” şarkısını seslendirdiler..
***
Nijeryalı siyahi çocuğa da sahne arkasındaki ekrana koydukları sliüeti eşliğinde Türkiye'de tutuklu bulunan ABD’li papaz Andrew Craig Brunson'a özgürlük şarkısı söylettiler.
Sanki kendilerini kurtardılar da bir ABD’li papaz Brunson kaldı..
Ama taşeronluk zor zenaat!
Başka nasıl ‘Hizmet’ edecekler ABD’li efendilerine..
Almanya’nın sırt dönmeye başlayışı mazallah bir de ABD’ye sirayet ederse, ABD kolonilerinin tutumunu tahmine gerek var mı?
Köln’de tahta kılıçla hilafet devleti kurmaya kalkan Cemalettin Kaplan gibi Türklükten sıyrılarak “Anadoluculuk” oynuyorlar.
9 yaşındaki kız çocuğuna cinsel tacizde bulunmaktan tutuklanmış öğretmenlerini, Romen basınının karşısında “Örnek öğretmen” diye aslanlar gibi savundular.
Unutturmaya çalışıyorlar. Hani biz balık hafızalıyız ya!
Olsun varsın!
Yeterki Parçala Behçet’in dindar kılıklı versiyonu olan Fetullah’ın ‘Namı yürüsün”
Irak ordusunu kıpırdamadan ABD’ye teslim ettiren Şeyh Abdülkerim Kesnizani ve Pakistanlı Tahir-ül Kadri gibi taşeronlara göre Fetullah Gülen’in taşeronluğu verdiği onca zarara rağmen amaca ulaşamadı.
FETÖ tosunlarının bilmedikleri birşey var, ‘Namı yürüse’ de aldığı ihaleyi eline yüzüne bulaştırdığını tüm dünya gördü..
Bundan sonra O’ndan bir cacık olmaz..
(Bu yazı 10 Temmuz 2018 tarihinde yayımlanmıştır)


