Yunanistan’ın yarattığı gerginliğe Romanya’dan bakış

*Ege Denizi kaynıyor: Yunanistan sularını genişletmek istiyor, Türkiye savaş tehdidinde bulunuyor
Puterea gazetesinde Radu Caranfil imzalı haberde, “Ege Denizi kaynıyor: Yunanistan sularını genişletmek istiyor, Türkiye savaş tehdidinde bulunuyor” başlığı kullanıldı.
Haberin satır başları ise şöyle:
NATO içinde yeni bir askeri çatışmaya tehlikeli derecede yaklaştık. İlk bakışta, haberler klasik bir dış politika öyküsü gibi görünüyor: Yunanistan karasularını genişletme planlarını açıklıyor, Türkiye yeniden savaş uyarısında bulunuyor ve NATO, iki müttefikinin haritalarını çıkarıp tehditlerini savurmasını utanç içinde izliyor. Ancak gerçekte, Kuzey Atlantik İttifakı'nın güney kanadındaki en patlayıcı ve çözülmemiş sorunlardan birinden bahsediyoruz.
Açıklamanın artık "diplomatik kaynaklar" aracılığıyla değil de, Yunanistan Dışişleri Bakanı Giorgos Gerapetritis'ten açıkça gelmesi, tek bir şeyi net bir şekilde gösteriyor: Atina, statükonun sınırlarını test etmeye karar verdi.
-Ege Denizi: Büyük sorunları olan küçük bir deniz
Ege Denizi sadece bir denizcilik alanı değil. Aynı zamanda:
Yüzlerce adayla dolu bir deniz;
önemli enerji potansiyeline sahip bir alan ;
sürekli olarak çekişme konusu olan bir hava sahası;
Coğrafyanın Yunanistan'ı, kıtasal yapının ise Türkiye'yi desteklediği bir hukuk labirenti.
Asıl mesele şu: Egemenlik nerede başlar ve nerede biter?
Yunanistan, devletlerin karasularını 12 deniz miline kadar genişletme hakkına sahip olduğunu belirten uluslararası deniz hukukuna atıfta bulunuyor. Türkiye ise bu ilkenin Ege Denizi'nde otomatik olarak uygulanmasına itiraz ederek, böyle bir genişlemenin denizi "Yunan gölüne" dönüştüreceğini ve açık denize erişimini engelleyeceğini savunuyor.
1995 yılında Ankara, NATO müttefikleri arasında nadir görülen bir şekilde bu pozisyonunu resmileştirdi: Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki karasularını tek taraflı olarak altı deniz milinin ötesine genişletmesi halinde açıkça "savaş nedeni" ilan etti.
-Neden şimdi? Neden tekrar?
Atina için bölgesel sularını genişletmek yeni bir fikir değil. Yunanistan bu adımı daha önce de atmıştı:
İyon Denizi’nde, altı ila 12 deniz mili arasında;
İtalya ile yapılan ikili anlaşmalar yoluyla;
Mısır ile Doğu Akdeniz'de yapılan bir deniz sınırlandırma anlaşması yoluyla.
Şimdiye kadar Ege Denizi'nden uzak durdu; bunun nedeni bölgenin son derece hassas olması ve Türkiye ile gerginliğin tırmanma riskidir.
Ancak mevcut açıklama, yaklaşımda bir değişikliğe işaret ediyor: Yunanistan artık Ege'yi sürekli bir istisna durumunda bırakmak istemiyor. Gerapetritis'in mesajı hem hesaplı hem de belirsiz:
"Tıpkı Mısır'la yapılan anlaşma gibi, tıpkı İtalya'yla yapılan anlaşma gibi, karasularının (yeni) bir genişlemesi de olacak."
Nere olduğunu söylemeden. Ama konunun açık olduğunu belli edecek kadar bilgi vererek.
Türkiye: Eski uyarı, yeni endişeler
Türkiye'nin tutumu resmen değişmedi. Ancak iç ve dış bağlam farklı.
Ankara için Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki karasularının genişlemesi şu anlama gelir:
Deniz manevra özgürlüğünün kaybı;
hava sahası kısıtlamaları;
Kaynaklara erişimde ciddi sınırlamalar;
Diğer denizcilik ihtilafları açısından tehlikeli bir emsal teşkil edebilir.
Bu yüzden Türkiye'nin sert tepkisi sadece milliyetçi bir söylem değil. Bu, hükümetlerden veya koşullardan bağımsız olarak sürdürülen eski bir stratejik doktrin.
Türk Dışişleri Bakanlığı'nın "yorum yapmaya müsait olmaması" sakinliğin değil, hesaplı bir bekleyişin işaretidir. Ankara, erken tepkilerin müzakere pozisyonunu zayıflattığını biliyor.
-Deniz parkları: ekoloji mi yoksa gizlenmiş jeopolitika mı?
Kolayca gözden kaçırılabilen önemli bir ayrıntı: deniz parkları.
Temmuz ayında Yunanistan, Ege Denizi'nde yaklaşık 9.500 km²'lik bir alanı kapsayan iki deniz parkının sınırlarının belirlendiğini duyurdu. Resmi olarak amaç çevre koruma. Gayri resmi olarak ise, tartışmalı bir bölgede devletin varlığını pekiştirmenin bir biçimi.
Uluslararası hukukta, idari ve çevresel tedbirler egemenliğin pekiştirilmesinin araçları haline gelebilir. Türkiye bunu biliyor. Bu yüzden hemen harekete geçti.
-NATO: müttefik müttefikle, çözümsüz sorun.
Belki de en hassas boyut müttefikler boyutudur. NATO'nun üye ülkeler arasındaki toprak anlaşmazlıklarını çözmek için gerçek bir hakem mekanizması bulunmamaktadır.
NATO şu mantıkla hareket eder:
Dış bir düşmana karşı kolektif savunma;
İç çatışmalara karşı ihtiyatlı bir sessizlik.
Ancak Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerilim tırmandığında, İttifakın güney kanadı savunmasız hale gelir ve stratejik odak noktası parçalanır. Zaten gergin olan küresel ortamda NATO'nun göze alamayacağı şey de tam olarak budur.
-Bu durum Romanya için neden önemli?
İlk bakışta, uzaktan bir çatışma gibi görünüyor. Ama öyle değil.
Romanya:
NATO üyesi bir devlettir;
Karadeniz'e kıyısı olan bir devlettir;
Kendi denizcilik enerji çıkarlarına sahiptir;
Bu durum, ittifakın doğu ve güney kanatlarındaki uyumuna bağlıdır.
Yunanistan ve Türkiye arasındaki gizli çatışma, NATO'nun diğer hassas alanlarda tutarlı bir şekilde yanıt verme kabiliyetini zayıflatıyor. Ege'de oluşturulan emsal, diğer ihtilaflı denizlerde de yasal ve siyasi bir referans haline gelebilir.
-Hukuki adalet mi, stratejik istikrar mı?
Yunanistan'ın uluslararası deniz hukuku açısından sağlam argümanları var. Türkiye'nin ise bölgesel stratejik denge açısından sağlam argümanları var.
Sorun şu ki, her ikisi de aynı anda doğru olabilir ve sonuç istikrarsızlık olur.
Ege Denizi'nde bölgesel suların genişletilmesi teknik bir hamle değil. Haritaların, tarihin ve gururun kolayca örtüşmediği bir bölgede potansiyel olarak patlayıcı bir eylemdir.
NATO içinde bu çatışma, her an büyük bir fay hattına dönüşebilecek eski ve çözülmemiş bir ayrılık olarak kalmaktadır.
Atina'nın bu konuyu şimdi gündeme getirmeyi seçmesi tek bir anlama geliyor: stratejik gecikme dönemi sona eriyor.
Yunanistan ve Türkiye arasındaki çatışmaların kısa bir tarihi
Yunan-Türk ilişkisi, her zaman "patlamaya" varan ama asla da yatışmayan bir çatışma türüdür. Derin tarihsel katmanları, şiddet olayları ve periyodik olarak yeniden ortaya çıkan bir dizi açık dosyası vardır: egemenlik, deniz, hava, adalar, Kıbrıs, azınlıklar, kaynaklar.
1) Modern Köken: Osmanlı İmparatorluğu'nun Çöküşü ve "Büyük Felaket" (1919–1922)
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Yunanistan ve Türkiye, Batı Anadolu üzerinde büyük bir çatışmaya girdi. Yunan-Türk Savaşı, Mustafa Kemal önderliğindeki Türk kuvvetlerinin zaferi ve Yunanistan'ın geri çekilmesiyle sona erdi. Yunanistan için bu olay, Anadolu'daki Yunan topluluklarının kaybı ve kitlesel göçüyle "Büyük Felaket" olarak bilinen bir travma olarak kalmıştır.
2) Lozan Antlaşması (1923): Kağıt üzerinde barış, hafızalarda gerilimler
Lozan Antlaşması, iki devlet arasındaki sınırları belirledi ve nüfus mübadelesini zorunlu kılarak ulus devlet modelini pekiştirdi. Yasal bir çerçeve oluşturdu, ancak hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmadı. Bu noktadan itibaren çatışma, doğrudan askeri olmaktan ziyade diplomatik, kimlik temelli ve stratejik bir nitelik kazandı.
3) Kıbrıs: Patlamayan patlayıcı (1950'ler–1974–günümüz)
Kıbrıs, Akdeniz'deki büyük Soğuk Savaş dosyası haline gelir. Topluluklar arası gerilimler (Rum Kıbrıslılar ve Türk Kıbrıslılar) Atina ve Ankara'nın çıkarlarıyla birleşir.
1974'te, Atina'daki askeri cunta tarafından desteklenen bir darbeden sonra, Türkiye Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunur. Ada bugüne kadar bölünmüş durumda ve bu olay stratejik güvensizliği pekiştirmiştir: Yunanistan için açık bir yara; Türkiye için ise terk edilmeyecek bir varlığın "garantisi"dir.
4) Ege Denizi: adalar, karasuları ve hava sahası (1970'ler-günümüz)
Ege Denizi'ndeki anlaşmazlık, hukuki ve coğrafi bir bilmece niteliğindedir:
Yunanistan'ın Türkiye kıyılarına yakın birçok adası vardır;
Türkiye'nin belirgin bir kıta kıyı şeridi vardır.
Burada, şu konularda tekrar eden çatışmalar ortaya çıkmaktadır:
Bölgesel suların ne kadar uzandığı;
Hava sahasını kim kontrol ediyor;
Kıta sahanlığının ve dolayısıyla münhasır ekonomik bölgenin nasıl sınırlandırılacağı konusu,
1995 yılında Türkiye'nin Yunanistan'ın Ege Denizi'ndeki karasularını 12 deniz miline kadar genişletmesi halinde "savaş nedeni" ilan etmesiyle gündeme geldi. O zamandan beri bu konu aktif bir tartışma konusu olmuştur.
5) İmya/Kardak Krizi (1996): Kayalar yüzünden neredeyse savaşa yol açacaktı.
Sembolik bir olay: Ege Denizi'ndeki iki ıssız adacık/kayalık, askeri bir çatışmanın nedeni haline geliyor. Gemiler, uçaklar, seferberlik, gerçek bir tırmanma riski. Kriz diplomatik müdahalelerle yatıştırılıyor, ancak en önemli ders şu: Ege'de, küçük bir coğrafi ayrıntı stratejik bir ateşi tutuşturabilir.
6) Doğu Akdeniz ve enerji: eski gerilimler için yeni bir yakıt (2010'lar-günümüz)
Doğu Akdeniz'deki enerji keşifleri ve vaatleri rekabeti yeniden canlandırdı. Yunanistan ve Kıbrıs sınır belirleme ve ortaklıkları pekiştirmeye çalışırken, Türkiye sert bir denizcilik politikası ve Türk karşıtı olarak gördüğü düzenlemelere karşı çıkma stratejisiyle karşılık verdi.
Bu nedenle aşağıdaki durum ortaya çıktı:
Keşif gemileriyle ilgili krizler;
askeri tatbikatlar;
Siyasi ve diplomatik baskılar.
7) Göç ve "siyasi sınır" (2015–2020)
Göç krizi yeni bir boyut kattı: sınırlar, insan akışları, karşılıklı araçsallaştırma suçlamaları. Sınır bölgelerindeki göç baskısı olayları, her iki ülkede de içsel duygusal yük taşıyan siyasi birer silah olarak ele alındı.
8) NATO: Sürekli birbirlerinden şüphelenen müttefikler
Yunanistan ve Türkiye NATO üyesidir, ancak ittifak içindeki ilişkileri şu özelliklerle şekillenmektedir:
özgüven eksikliği;
hava ve deniz kazaları;
Bölgesel nüfuz için rekabet.
İlişkiler kötüleştiğinde, NATO krizi çözmek yerine yönetir, çünkü ittifak üyeler arasındaki toprak anlaşmazlıklarına arabuluculuk yapmak üzere kurulmamıştır.
Özet
Yunanistan-Türkiye çatışması "tek bir dosya" değil, bir dosya yığınıdır: tarih, kimlik, deniz, hava, Kıbrıs, kaynaklar. Bu yüzden periyodik olarak yeniden gündeme geliyor. Ve bu yüzden görünüşte teknik herhangi bir jest (bölgesel sular, deniz parkları, sınırlandırmalar) bir gecede stratejik bir krize dönüşebiliyor.


