TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR -9-

“ATAMA BEKLEYEN PEYGAMBERLER”-3-
Ay’ın oluşumu hakkında teoriler pek çok ancak iki tanesi dikkat çekici dört buçuk milyar öncesine dayanan bu teorilerden birincisi, Dünya’nın oluşumu esnasında Mars büyüklüğünde bir uzay cisminin Dünya’ya çarpması sonrasında meydana gelen parçalanmada oluşan serpintilerin Ay’ın oluşumuna neden olduğu ve Dünya’nın çekiminden kurtulamayıp bir uydu haline geldiği. Diğeri ise, Dünya oluşumu esnasında Dünya’nın yanındaki iki uzay cisminin birbirlerine çarparak Ay’ı oluşturdukları. Her ikisi de henüz tam olarak kanıtlanabilmiş değil. Bilinenler ise biraz daha açıklayıcı. Ay’ın kimyasal yapısı ile Dünya’nın kimyasal yapıları aynı. Dünya tam bir küre değil, hatta bilinen ve resmedilenden farklı olarak oldukça girintili çıkıntılı bir yapı ama Ay nerdeyse kusursuz bir küre gibi.
Ay’ın görünen yüzü ile görünmeyen yüzü yapı olarak birbirinden farklı. Bu nedenle aydınlık yüzü iyilikler ile karanlıklar yüzü ise kötülükler ile anılıyor. Ve Ay’ın yapısı, iki uzay cisminin çarpışması sonucu ortaya çıkmış gibi kabul ediliyor. Gelelim Şakk-ı Kamer’e. Yani Ay’ın ikiye bölünüp ardından tekrar bir araya gelmiş olmasına. Bugünkü bilgi birikimimizle buna inanmak mümkün değil. Ama Hz. Muhammed’in bir “Mucizesi” olarak din tarihinde yer alıyor; Kamer Suresi “Vakit yaklaştı, Ay yarıldı”.
Dünya’daki yaşamın devamı için Ay neredeyse vazgeçilmez niteliklere sahip. Bu Ayet’ten şunu çıkarabiliriz, “Kıyamet” gerçekleşmeden önce Ay’ın yarılacağı gerçeği söz konusu. Bu aslında “Zamanda yolculuk” kavramının karşılığı. Hz. Muhammed Miraç’a çıkıp geri döndüğünde yatağının sıcaklığının sürdüğünden söz edilir. Miraç o kadar kısa sürede gerçekleşmiştir ki…
Peygamberin Mucizesi de bu yolla açıklanabilir. Çünkü bu günlerde uzayda gördüğümüz ışıkların milyonlarca yıl öncesinin ışıkları olduğu, aradaki mesafenin büyüklüğü nedeniyle ışık hızı ile sürenin çarpımı sonucu izlenebilir kâinatın sınırlarını belirlemek mümkün. Şakk-ı Kamer olayı bir bakıma “Daja vue” olarak geleceğin görüntülenmesi olabilir. Bu bir sihir değil, göz aldanması da değil, sadece o anda yaşanan zamanda yolculuğun bir yansıması.
İslami kaynaklara göre Kıyamet, “Allah” adının anılmadığı bir ana denk gelecektir. Bu durumda Dünya’nın dönüşü ve yapısı göz önüne alındığında her enlem ve boylamın üzerinde herhangi bir yerde bulunan Müslümanlar, Allah’ı anmaktadırlar. Bir gün bu yapı bozulduğunda, ifade edilen gerçekleşecek ve Kıyamet kopacaktır. Aslında bu açıklama bile, yaratılanların bir emanet olduğu, emanete ihanetlerin Kıyamet’i çabuklaştıracağının net bir ifadesi. Bu konuda Dünya üzerinde çalışanlar da var, yani Kıyamet’i çabuklaştırmak isteyenler. Bilinen onlar Hristiyan Dünyası’nın unsurları Evanjelikler. Peki ya İslam Dünya’sında kimler bu kapsam içinde? “Atama bekleyen Peygamberler”

“YA BENİMSİN YA …”
Dikkat edildiğinde İslam Dünyası’nda yönetimlerin neredeyse tamamının “Münafıklar” elinde olduğu gerçeği söz konusu. Hatta günümüzde bunlar “Münafıklığı” bile maskara eder haldeler. Diktaların temel prensibi, magandaların ya da mahallenin “itleri” olarak nitelendirilen ne idüğü belirsiz insan görünümlü yaratıkların prensipleri ile aynı. “Ya benimsin ya da toprağın”. Yani ben varsam tamam, yoksa her yeri yakar yıkarım davranışı. Bu nedenledir ki tiranlar, iktidardan düşmemek için her yola başvurabilirler ve hatta “Kıyamet”i çabuklaştıracak yollara da girebilirler. Neden mi? Kıyamet ile herkes kendi derdine düşeceğinden kısa süreli de olsa insan benzeri yaratıklar kısa sürede de olsa geçici bir mutluluk yaşayacakları, yargılanmadan, servetlerine el konulamadan bu Dünya’dan herkesle birlikte diğer tarafa göç edecekleri için. Ve hep akıllarını bir köşesinde şu vardır: “Ya Cehennem yoksa…”
“Şakk-ı Kamer” konusunu basit bir görüntü olarak nitelendirmek en büyük yanılgılardan biridir. Bu konunun arkasındakileri görmekte fayda var.
“Atama bekleyen peygamberler” ancak İnsanlığın helaki ile “Atanabileceklerdir”. Çünkü onları atayan Tanrı değil, kendilerini “Peygamber”e dönüştüren, “Kıyameti hak eden rezil kitleler olacaktır. Bu nedenle boşuna “Layık olduklarınızla yönetilirsiniz” denmemiştir. Bu nedenle günümüzde soysuzluk, onursuzluk, ilkesizlik ve rezillik doludizgin ilerlemektedir. “Ya Cehennem yoksa…” Hemen herkes cevabını “Ay yarıldığı” gün alacaktır ama artık çok geçtir. Zaten insana kötülük yapmayı, insanlık idealini ayaklar altına almayı bir “Cehennem” korkusu ile erteleyenler ve/veya bu nedenle uzak duranlar insan olamazlar ki.
Bu aşamada, her şey bir inanca bağlı kitlelerin elinde değildir, diyebiliriz. Hemen hemen bütün inançların temelinde “İyi insan olmak” söz konusudur. Kötü ya da ne yapacağını bilmeyen insanları bu yöne yönlendirebilmek için dini kurallar, inanç kuralları düzenlenmiştir. Peki ya inançsızlar? Onlar, kötü müdür? Dinlerin hedeflediği noktaya ulaşmış olanın, bir dine inanması ve/veya mensup olması zorunlu mudur? “Cennet” bir kısım insanın elinde “Kurtarılmış bölge” midir? Bir yanda dini kuralların yasakladığı her türlü melanet, pislik ve rezillik ile yaşamını sürdüren dindar görünümlü münafıklar, diğer tarafta kurumsal bir dini mensubiyeti olmayan ama karıncaya zarar vermemek için parmaklarının ucunda yürüyen, ya da yolunu değiştiren “İnançsızlar”. Ve bütün olan bitene rağmen, “iyi insan” olmaktan vazgeçmeyip mücadele eden, direnen, bildiği doğru yoldan ayrılmayan, “Atama bekleyen peygamberler”le arasına fersahlarca mesafe koyan insanlar.
Kızıma bazı şeyleri bütün imkânlara rağmen açıklayabilmek o kadar zor ki… Bütün bilgi kaynaklarına rağmen onun “Atama bekleyen peygamberler” teşhisini reddetmek ne mümkün… Umarım ve dilerim O, “Beyin özürlüler rıhtımında” düşünmek ve ifade etmekle suçlanmayan bir insan olarak yaşar, mutlu, huzurlu, sağlıklı bir yaşam sürer.
Kürşat Asım KUT


