SERPİL YILMAZ & Zıtlıklar Dünyası

Yaşamanın zor olduğuna inandığımız bir dünyada beden ve ruh acı çeker zihnin baskıları yüzünden…Ruh bedenin içindedir; beden de dünyanın… Bir anlamda ruh ve beden tutsaktır bu yaşamda…
Muhtemelen ruhun özgürlüğü dediğimiz ulaşılmaz görünen veya anlam karmaşası yaratan ve aynı zamanda tutkuyla istediğimiz ve ulaşılmaz bir ütopya olarak gördüğümüz özgürlük…
Ruh bedenden azad olunca nereye gider ve nasıldır, özgürlüğüne kavuşur mu bilinmez.
Yoksa bu madde dünyasında her türlü bağlılık veya bağımlılıklarından arındığında mı özgür kalır?
Belli bir realiteyi deneyimlemek için doğan ruh özgür olabilir mi?
Ruhun özgürlüğü yoksa bir ironi mi?
Bundandır belki de insanoğlunun anlam arayışı ve bulduğunu görmezden gelişi…
Kendi öz varlığını aramak, açığa çıkarmak ve bunu yaşama yansıtmak büyük özveri ister elbette ama bunun için istekli ve azimli olmak da gereklidir…
Bu konuda Friedrich Nietzsche insanın kendisini bulmasıyla ilgili yazdığı bir yazısında şöyle der…
“Sadece ve sadece senin üstünden geçeceğin yaşam köprüsünü, senin için kimse inşa edemez.”
Fakat bu köprüyü inşa etmek, özel bir arzu, kişinin kendi kurtuluşuna erebilmesini sağlayacak bir güç gerektirir.
Bir soru yankılanır her yerde! Sen kimsin?...
Hiç kimsede sormaya zahmet etmez “ben kimim?”
Ego dediğimiz bizi biz yapan benliğimiz de çok yorgun son günlerde, sürekli bir kendini kanıtlama çabası içinde ve savaş halinde ve huzursuz… Bunu her mecrada kolaylıkla görebiliriz…
Dünya realitesinde yaşamak ve varolmaya çalışmak ruhun tekamülü için her ne kadar prestijli bir gerçeklik gibi görünse de; Ruh bu dünyayı deneyimlerken sıradanlaşmaya ve tutsak kalmaya gönüllü gibidir belki de farkında olmadan.
Yaradan’ın biz insanlara verdiği gücü yok sayarak, muhtemelen unutarak, teslim eder kendini günümüz yaşam koşullarına.
Tekamül dediğimiz şey tam anlamıyla teslimiyet gerektirmez mi?
Ruh ve beden sağlığını korumakta zorlanan insan, günü kurtarmaya çalışırken, geleceğini göz ardı etmiyor mu?
Korkuya teslim olan insan her şeye önce kendini kandırarak başlar ve birçok bahaneler sıralar, nedenlere sığınır, suçlar ve isyan eder… Önce bir kişiye veya olaya kendini adar; sonra da mağduru oynayarak kendini teselli eder…
Yaşamda belli bir hedef oluşturmadan, rutinin içinde kaybolmak daha kolay geliyor da olabilir.
Evet ya birde bu var; istediklerini kolay yoldan elde etmek, hazıra konmak, birileri tarafından torpilli olmak gibi; kim istemez ki doğuştan torpilli olmayı ki aslında öyleyiz! Sadece maddeye olan bağlılığımız bunu farketmemize mani oluyor.
En çok da rahat alanını terketmek istemeyen, hiçbir risk almadan, farklı bakış açılarına kulaklarını tıkayan, farklılıklara tahammül edemeyen, ötekileştiren ve bu dünyadaki en özel kişinin kendi olduğuna, dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanan, o olmadan hiçbir şeyin olamayacağına kendini inandıran yüce gönüllü insanlar! Bu dünya da başka insanlarda var…
Hep konuşan, hiç dinlemeyen, şikayet eden, iğneleyen, eleştiren, yargılayan, vaz geçilmez olduğuna inanan ve her şeyin en doğrusunu bilen muhterem kişiler!
Çektiği çilelerle, malıyla, güzelliğiyle, dayısının güçlü oluşuyla, statüsüyle ve hatta hastalığının ne kadar ender rastlanan bir durum olduğuyla övünen güzel insanlar!
“Siz benim ne çektiğimi nerden bileceksiniz” diye arabeske bağlayanlar, onları da unutmayalım…
Kendimize sormamız gereken sorular olduğuna inananlardanım…
Yaratıcı mıyız? Etrafımıza bir katkımız var mı? Evrene veren, katma payı yaratan bireyler miyiz? Kendini sorgulayan var mı? Yoksa sadece tüketici miyiz?
Haydi şimdi bir düşünün “Benim kendime ve insanlığa sağladığım fayda nedir?” diye…
Ego ve ruh arasındaki ilişkiye baktığımızda!
Ego: Eğlence arar Ruh: Huzur arar
Ego: Yargılar Ruh: Kabullenir
Ego: Sosyalleşme ihtiyacı duyar Ruh: Yalnızlık onun için yeterlidir
Ego: Savaşır Ruh: Affeder
Ego: Almak ister Ruh: Vermek ister
Ego: Sevilmek ister Ruh: Sevmek
Ego: Kriterleri geçicidir Ruh: Kriterleri kalıcıdır.
Sizce de bu realite zıtlıkların ahenginden oluşan; muhteşem güzelliklerle dolu yaşanılası bir yer değil mi?


