Ana Sayfa / Gündem / Romanya Tarihinde Türk İzleri – 8

Romanya Tarihinde Türk İzleri – 8

1 Ağustos 2022 15:510 görüntülenme
Romanya Tarihinde Türk İzleri – 8

Gazete Balkan Arşivi’nden

İlk Yayın Tarihi: 24 Eylül 2009

Proje ve Yayına Hazırlık: Hamdi Yılmaz

Araştırma ve Çeviri: İlmia Süleyman

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

KAZIKLI VOYVADA’NIN EFSANESİ

Birçok efsaneye yol açan Drakula’nın hikayesi, hala film konusu olmaya devam ediyor. Romanya Turizm Bakanlığı ülkeye turist çekmek amacıyla bu efsaneyi kullanıyor. Romen basını bundan şikayetçi olsa bile, dünyada Romanya ancak bununla tanınıyor.

Hatırlıyorum da okul dönemimde (Komünizm dönemiydi), sınıf arkadaşlarım tarih dersinde bu konu gündeme geldiğinde, bize, bir elin parmağı kadar sayıda olan Türklere bakarak oldukça keyif alıyorlardı. Romen tarihi ders kitabı sıkı bir takipten geçirilerek, Komünist diktatör Çavuşesku’nun beğendiği şekilde konular ele alınıyordu.

Türk basınında bu konuyla ilgili yazılanları okudum ve tarihsel anlamında, çok fark olmadığını anladım. Öte yandan diğer konularda subjektif bir görüş farklılığı gördüm. Zaten tarih nedir ki? “Teknik” bilgiler dışında kalan diğer kısım, kahramanlarını yüceltmek adına sübjektif bakışlardan ibaret.

Vlad Tepeş, filmlerde Kont Drakula veya Kazıklı Voyvoda, 1431 senesinde Sighişoara’da doğdu. Babası Vlad Dracul, (Dracul - Şeytan) o zamanlar Transilvanya bölgesinde yöneticiydi. 1436-1437 kışında, Vlad Dracul Valahia prensi oluyor ve evini Targovişte şehrindeki sarayda oluşturuyor. Vlad Tepeş babasını takip etti ve bu sarayda 6 yıl yaşadı. Sene 1442’de politik nedenlerden dolayı, Vlad ve küçük kardeşi Radu, II. Murad Sultan tarafından esir alındılar.

Vlad, Türkiye’de, 1448’e kadar ve kardeşi de kendi tercihiyle 1462’e kadar durdu.

Evet, şimdi subjektif bakış geliyor: Romenlere göre, Türkiye’de kaldığı sürece, Vlad’ın hayata bakış açısı oldukça kötümser. Türkiye’de ise Vlad, Edirne saray hayatını kısa sürede benimsiyor ve Murat Han da sarayının koridorlarında ablasıyla birlikte koşturup duran bu küçük konuğun üzerine titriyordu. Türkleri sevmesi için yanına bir arkadaş ta verir. Bu arkadaş daha sonra, "cihan fatihi" olarak anılacak olan sevgili oğlu Mehmet'tir.

Kendisinden bir yaş küçük olan Vlad, Mehmet ile birlikte sıkı bir eğitimden geçerler, devlet yönetimi hakkında bütün öğreneceklerini öğrenirler. Büyüdüklerinde birbirlerini unutmayacakları hususunda yeminleşirler, ardından da kan kardeşi olurlar.

Eh, peki, Türkiye’de böyle güzel karşılanırken, Padişah’ın oğlu gibi muamele gördükten sonra, niye Romanya bu süreyi “hayata bakışı kötümserleşti” diye yorumluyor?

“Teknik” bilgilere dönelim…

17 yaşına geldiğinde, Vlad Tepeş Türk destekli ordusuyla Valahiya toprağının Krallığını ister. Babasını öldüren II.Vladislav, o da aynı şeyi arzulayarak, iki ay sonraki savaşta Vlad’ı yener. Babasının intikamını alabilmek için, Vlad, 1456’ya kadar beklemek zorunda kaldı. Vlad ancak 1456’da Valahiya’nın başına geçer. Kazığa ilk oturttuğu kişi, babasını öldüren zengin ailelerdi (1459).

Evet, en önemli tarihe geldik bu da Vlad Tepeş’in Türklere döndüğü an olur. Kan kardeşliğini unutur, ona saygı ve sevgi verdikleri Türkleri tamamıyla unutarak, hayatını Türkleri öldürmeye adar.

Romenlerin yorumuyla Vald’ın bu hareketi çok riskli bir şey idi. 1462’de her şeye rağmen, Türkleri yeniyor. Türkleri korkutmak amacıyla yollarındaki bütün çeşmelerin suyunu zehirler ve başkentte ulaştıkları zaman Türkler, herkesin bildiği olayı görür: Türk ordundaki 20 bin askerin kafaları kazık ucunda duruyordu. Bu terör taktiği aç ve susuz Türklerin geçici bir süre çekilmelerine neden oldu…

Kan kardeşliği olayına gelince, yine mantıklı açıklamayı Türkiye’de buldum. Neden insan kan kardeşine arkasını dönsün ki? Türkler sana Voyvoda olman için yardımcı olur da sonra ne oldu da onlara karşı döndün? Tahta çıktıktan sonra, Vlad’a bir hal olmaya başlar. Romen soyluların arasındaki milliyetçilik rüzgârı..

Vlad’ın İstanbul’a bağlılığı bu soylular arasında kuşku uyandırıyordu. Bölge bağımsızlık hareketleriyle kaynarken, herkes ondan Türklere karşı çıkmayı ve buna önderlik yapmayı bekliyordu.

Vlad giderek öylesine bir çıkmaza sürüklenir ki, bu durum onu kısa sürede alkol düşkünü yapar. Sabah akşam içer ve emirlerine uymayanlara akıl almaz işkenceler yapar. Bu dönemde, babasının adı olan Dracula (Şeytan) adı halk arasında yaygınlaşmaya başlıyor.

1462’de, kan kardeşi olan Fatih ile yan yana, yüzleşme zamanı gelir. Her ikisi de birbirinin huyunu, suyunu, hareketlerini tanıyordu. Fatih için artık tek bir hedef vardır. İbret-i âlem için Vlad'ı yok etmek. Poienari kalesinde Vlad’ı kıstırır. Öyle ki sırf kaledekilerin direniş gücünü yıkabilmek için zaman zaman askerî bandonun kılıçlarının şakırdadığı gösteriler düzenleyip gürültülü savaş marşları çaldırttığı bile olur. Fatih, kendisine karşı sergilenen bu büyük ihanetin muhatabını aşağılayarak cezalandırmaktadır. İnatçı bir adam olan Vlad, Fatih'in taktiklerine direnir direnmesine, ancak kalede kendisiyle birlikte mahsur kalan sevgili eşi Elizabetha ise onun kadar güçlü değildir. Genç kadın bu sinir savaşına daha fazla dayanamaz ve kuşatmanın ilerleyen haftalarında kendisini kalenin burçlarından aşağı bırakarak intihar eder.

Vlad dağdaki gizli bir yolu kullanarak çakmayı başarır. Köylülerin yardımıyla Macaristan’a kaçar. Ancak burada yardım bulmak yerine onu tutuklarlar ve başkent Visegrad’da hapsederler.

Macaristan'ın Visegrad ve Peste kentlerinde tam 14 yıl sürgünde kalan Vlad, ülkesinde yönetimi ele geçirebilmek için yıllar sonra son bir deneme daha yapar.

1476'da Macar Kralı Matei Corvin ve Moldova Prensi Büyük Stefan'ın yardımlarıyla yeniden Valahiya prensliğini eline geçiren eski Voyvoda, İstanbul'dan gelen özel bir emirle bu kez ölümüne köşeye kıstırılacaktır.

Osmanlı istihbaratı onu hiç unutmamış, Fatih'in özel talimatı üzerine, tehlikeli bir isyancı olarak faaliyetleri yıllarca dikkatle izlenmiştir. Bu kez emir titizlikle yerine getirilir ve bölgeyi yöneten yeni Voyvoda Radu, selefi Vlad'ı yanında bulunan az sayıda destekçisiyle birlikte Transilvanya ormanlarında kıstırıp öldürür.

Bu arada prensin başı da yine sarayın isteği üzerine İstanbul'a gönderilecek ve binlerce Türkün katili olarak kentin sokaklarında dolaştırılacaktır. Hem de tıpkı onun düşmanlarına yaptığı gibi, bir kazığa saplanmış vaziyette!

Prensin başsız gövdesi ise Bükreş kenti yakınlarındaki bir gölün üzerinde kurulu bulunan Snagov Manastırı'na gömülür.

Saray açısından bu eski hesap artık tümüyle kapanmıştır.

Efsanelere göre, Tepeş’in kazık metodunun hırsızlar ve kendisine zarar verenler arasında pek etkili olduğunu söyleniyor. Vlad’ın tahta olduğu zamanlarda, bir çeşmenin ucunda altın dolu bir kupa bırakmıştı. O zamanların tarihçilerine göre de Vlad olduğu sürede o altını kimse çalmaya cesaret etmemişti…

Fikir ayrılıklarının ötesinde gerçekler var demiştim. Bu olayın gerçeği de ortada. Vlad’ın hayat boyu ihanetlerinin dolayı çekmesi. Kahramanlıktan öte, o günün şartlarına göre yaşama mücadelesi… Kahramanlık peşinde öldükten sonra insanlara bir şeylerin bırakılması. Bu olayda ise ancak talihsizlik görüyorum… ya da kader…

Kaynak: “E-Şcoala” sitesi ve “Yeni Şafak” Gazetesi – Murat

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı Romanyadaki-Turk-izleri-8-sayfa-2-2-768x1024.jpg

Poienari Kalesi

Paylaş:
romanyaTarih

İlgili Haberler

Yorumlar

Yorum Yaz