Nazım Turan & Kibirle Yükselen, Gölgesiyle Yalnızlaşır

Kibir: Sessiz Bir Çöküşün Başlangıcı
Kibir kelimesi Arapça “büyüklük” anlamına gelen kibr kökünden gelir.
Latince kökenli benzeri, kişinin kendisini ayrıcalıklı görerek başkalarına üstünlük taslamasını içerir.
İngilizcedeki karşılığı olan "hubris", aşırı özgüven ve yıkıcı gurur anlamına gelir.
Türk Dil Kurumu ise kibiri “kendini başkalarından üstün görme, benlik, böbürlenme” olarak tanımlar.
Geleneksel toplumlarda kibir daha çok belirli güç veya mevki sahipleriyle ilişkilendirilirken, günümüzde bu duygu sıradan bireyler arasında da yaygınlaştı.
Sosyal medya, hızlı tüketilen başarı hikâyeleri ve görünürlük arzusu; kibiri adeta bulaşıcı bir duyguya çevirdi.
Artık kibir, yalnızca bir duygu değil; davranışa, dile, duruşa sirayet eden bir yaşam biçimi hâline geldi.
Güç Zehirlenmesi ve Hubris Sendromu
Modern psikolojide “Hubris Sendromu” olarak tanımlanan bu durum, bireyin kendisini her konuda haklı, üstün ve öncelikli görmesiyle karakterize edilir.
Bu kişiler empati kurmakta zorlanır, eleştiriye tahammülsüzdür, haklıyı değil güçlüyü savunur.
Kendilerine göre kural koyar, kuralları yine kendileri için esnetir.
Gücü ele geçirdiklerinde ise bu gücü, adalet ve sorumluluk için değil; tahakküm kurmak için kullanırlar.
Ve en trajik olanı: Güç ellerinden gittiğinde geriye yalnızca kibirle şişmiş bir yalnızlık kalır.
Hayatın İçinden: Bir Koltuk ve Bir Unutuş
Bir zamanlar yaşadığım küçük bir kasabada tanıdığım bir adam vardı.
Mahalle bakkalının veresiye defterine yazdıran, ay başını zor getiren biri…
Ama yıllar geçti, belediyede bir daire başkanı oldu.
İlk işi ne mi oldu?
Eskiden kendisine borçla ekmek veren komşusunu makam odasına almamak.
“Randevusuz görüşmüyorum,” dediği kişi, yıllarca aynı sokakta selamlaştığı, sohbet ettiği bir insandı.
Koltuğa oturduğu gün, geçmişini unuttu.
Artık ne dostlarını tanıyordu, ne de kendini…
Kendisi sandığı şey, aslında yalnızca gölgesiydi.
Bu tipler öyle bir koltuğa yapışırlar ki, sanki altında uçan halı var.
Uçtukça uçar, yükseldikçe yükselirler…
Ama bir gün o koltuk altlarından çekilmesin; sudan çıkmış balığa dönerler.
Çünkü varlıklarını o koltukla özdeşleştirmişlerdir.
Koltuk gittiğinde, yönlerini de kimliklerini de kaybederler.
Diyojen’in Aynasında Kibir
Bu yaşanmışlık bana hep Diyojen’in şu hikâyesini hatırlatır:
Maddi değerlere kıymet vermeyen, sade ve sorgulayıcı yaşamıyla tanınan bu filozof,
bir gün dar bir sokakta, zenginliğinden başka hiçbir değeri olmayan kibirli bir adamla karşılaşır.
İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir.
Zengin, küçümseyici bir tavırla şöyle der:
“Ben bir serseriye yol vermem!”
Diyojen sakinlikle kenara çekilir ve şöyle cevap verir:
“Ben veririm.”
Asalet budur.
Bazısı kibirle yol almak ister,
bazısı ise onurla kenara çekilir ama asla küçülmez.
Sonuç: Gölgesiyle Yürüyenler
Kibirle yükselenlerin sonu çoğu zaman kendi iç boşluklarında kaybolmak olur.
Çünkü kibir, insanın içini boşaltırken, dışını parlatan sahte bir zırhtır.
Ve unutulmamalıdır ki:
Kibirle yükselen, sonunda gölgesiyle yürümeye mahkûmdur.
Ve gölgeler asla alkış tutmaz.


