Nazım Turan & Hatırlandığında Asker, Unutulduğunda Millet: Anadolu Türkü’nün Sessiz Çığlığı

“Anadolu’nun Türklüğü Osmanlı’nın aklına ancak asker lazım olduğunda geliyordu.”
Osmanlı Devleti, son birkaç yılı hariç olmak üzere, millet tanımını din esasına göre şekillendirmişti. Devleti oluşturan topluluklar; İslam, Hristiyan ve Musevi cemaatler olarak tanımlanmış, Hristiyanlar da kendi içlerinde mezheplerine göre ayrılmıştı. Ancak bu yapının içinde “Türklük” bilinci sistemli olarak bastırılmış, Türk milleti İslam potasında eritilmiş ve devlet aklında yer bulamamıştı.
Türk kimliği, yalnızca askere ihtiyaç duyulduğunda hatırlanırdı. Mahmud Celaleddin Paşa’nın ifadesiyle:
“Osmanlı, Türkleri esas mayası olarak görürdü. Bu yüzden Türk oğlu Türk askere istinat etmek isterdi.”
Devletin askeri ihtiyacı arttıkça Rumeli, Arabistan ve Irak gibi bölgelerden asker temin edilemediği için yük, tümüyle Anadolu halkının omuzlarına yıkıldı. Yoksul, üretici, çalışkan Anadolu köylüsü ne zaman tarlasını işlerken başını kaldırsa, karşısında fermanlı bir celp kâğıdı buldu.
Ne yazık ki bu yük yalnızca insan kaynağıyla sınırlı kalmadı. Bir asır boyunca Anadolu’nun maddi ve nüfus serveti tükenmeye başladı. Üretimin belkemiği olan gençler ya dönmedi ya da döndüğünde elinde ne bir toprak kaldı ne de bir yuva.
Mahmud Celaleddin Paşa’nın Tarihî Feryadı
Osmanlı Arşiv Uzmanı Sinan Çuluk tarafından gün yüzüne çıkarılan ve Mahmud Celaleddin Paşa’ya ait olan şu metin, Anadolu Türkü’nün sistematik istismarını bir belge olarak gözler önüne seriyor:
“Devlet-i Aliyye’nin kuvve-i umumiye-i askeriyesi yalnız İslam ahaliden mürekkep olup Rumili ve Arabistan ve Hıtta-i Irakiye’nin icab-ı siyasiye mebnî müstesna tutulan mahallerinden başka asker alınan yerlerinin nüfusu ise ihtiyacat-ı harbiyeye kâfi olmadığından vazife-i askeriye bâr-ı sakîlinin çoğu Saltanat-ı Osmaniye’nin mâye-i aslîsi ve Türk oğlu Türk olmakla müdafaa-i memleketin hâdim-i hakîkisi olan Anadolu halkına tahmîl edilmiş bulunması sebebiyle Anadolu’nun ziraat ve ticaret ve sanata müstaid olan halkı zaten o bâr-ı giran altında ezilerek cemiyetleri azalmakta ve memleket baştan başa harap olmakta ve bilakis Hıristiyanların günden güne nüfusları tezayüd ederek sanayi ve ticaretin en mühim kısmı onların ellerine geçmesiyle cemiyet-i İslamiye’nin kuvve-i maddiyesi bu suretle dahi bir hâl-i inhitâta uğramakta iken Hersek meselesinden başlayan ihtilalat-ı dâhiliye ve onu takip eden Rusya Muharebesi için askerliğin müstahfıza kadar sunuf-ı selasesi silah altına alınarak ve fariza-i cihadı ifa emeliyle binlerce halk ordulara katılarak Rumili ve Anadolu’da pek çok hane erkeksiz ve muinsiz kalmış ve bunları iaşe için devletçe hane başına maaş vermek gibi bir külfet-i azime ihtiyar olunmuş idi. Bulgaristan ehl-i İslam’ının sefalet-i elime ile terk-i dâr u diyar edişlerinde ise nüfus-ı kesîre telef olarak ta’dâda gelmez İslam hanesi kapandı. Ba-husus Bulgaristan Emareti’nin teşekkülünden sonra ehl-i İslam’dan emlak ve akâra malik olan nice ashab-ı servet ahden tayin olunan hukuktan istifade edemeyerek emval-i menkuleleri esna-yı hicrette mahv olduğu gibi emval-i gayr-i menkuleleri dahi ya birer sebeb-i âdi ile zabt ve müsadere kılındı yahut her türlü desayis imaliyle yok bahasına sattırılmak mecburiyetine düşürülerek mağdur ve perişan edildi. Binaenaleyh birkaç yüz seneden beri eban an ceddin servet ve yesar sahibi olan hanedan-ı İslamiyan mübtela-yı bela-yı fakr ve hazelân olarak meydan-ı zillette kaldılar.”
Bu metni baştan sona dikkatle okuyan herkes, sadece bir dönemin sosyal yapısını değil; aynı zamanda Anadolu Türkü’nün sistematik olarak nasıl eritildiğini de görür.
Cevap Verilemeyen Bir Soru
Cumhuriyet döneminde bile bu tarihî gerçekler unutulmadı. Mustafa Kemal Atatürk, Mersin’e yaptığı bir ziyarette büyük taş yapıları gördüğünde şu soruyu sormuştu:
— Bu köşk kimin?
— Kirkor’un.
— Ya şu bina?
— Yargo’nun.
— Peki şu?
— Solomon’un.
Sinirle sordu:
“Peki onlar bu binaları yaparken siz neredeydiniz!?”
Topluluğun içinden bir aksakallı köylü, tarihin özeti olacak şu yanıtı verdi:
“Biz Yemen’deydik Paşam… Tuna boylarında, Balkanlar’da, Arnavutluk dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de savaşıyorduk…”
Mustafa Kemal, yıllar sonra bu olayı anlatırken şunları söyleyecekti:
“Hayatta cevap veremediğim yegâne insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur.”
Çünkü o cevap, yalnızca bir köylünün değil; yok sayılmış bir milletin susarak yutulmuş tarihinin özeti olmuştu.
Yine Türk, Hep Türk
Tarih şekil değiştirerek kendini tekrar eder. Bugün hâlâ, afet olur ilk Türk koşar. Yangın çıkar Türk yetişir. Sel basar, deprem olur, kriz olur… Yine Türk başının çaresine bakar.
Deprem olur… Türk koşar.
Yangın çıkar… Türk yetişir.
Afet olur… Türk susar ama bırakmaz.
Ve sonunda hep olduğu gibi:
Yine Türk başının çaresine bakar.
Bugün de aynı soru sorulabilir:
“Onlar AVM’lerini, rezidanslarını, gökdelenlerini yaparken siz neredeydiniz?”
Eğer bir gün bir aksakallı ihtiyar çıkıp yine yanıt verirse, kimse şaşırmasın:
“Biz yine sınırda, yine cephede, yine nöbetteydik…”
📚 Kaynakça:
- Mahmud Celaleddin Paşa, Mir’ât-ı Hakîkat, Osmanlı Arşivi, HAT-1112/44799
- Sinan Çuluk, Osmanlı Arşivleri Üzerinden “Türk” Kimliğine Dair İncelemeler
- Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1959
- Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 2008
- Erik J. Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 2020
- İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Timaş Yayınları, 2011
- Prof. Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye Üzerine Notlar, Türkiye İş Bankası Yayınları


