Ana Sayfa / Gündem / Nazım Turan & Gheorghe’nin Arabası

Nazım Turan & Gheorghe’nin Arabası

15 Ağustos 2025 17:000 görüntülenme
Nazım Turan & Gheorghe’nin Arabası

1974 yazında, Boto ani’nin bir dağ köyünde, kırmızıya çalan vişne rengi bir Dacia 1300, ș

yalnızca tozlu yolları değil, bir ailenin kaderini de değiştirdi. Direksiyonun başında Gheorghe

Munteanu vardı. Fabrika işçisi, dokuz yıl boyunca kuruş kuruş biriktirmiş, üstüne beş yıl da

borca girmişti. Kapının önüne yanaştığında, sadece bir otomobil getirmemişti köyüne; umut,

gurur ve “biz de yapabiliriz” hissini de getirmişti.

O gün köyde bir bayram vardı ama takvimde yazmıyordu. Çocuklar motorun sesini uzaktan

duyup sevinç çığlıkları atıyor, erkekler kaputu açıp beygir gücünü tartışıyor, kadınlar ise

yakıt tüketimini soruyordu. Papaz bile, Tanrı’nın at arabasını mı yoksa bu modern makineyi

mi daha makbul göreceğini düşünürken, göz ucuyla o vişne rengine dalıp gidiyordu.

Ama asıl değişim, Gheorghe’nin evinin içinde oldu. Dacia, onun çocuklarına şehirdeki daha

iyi okulların kapısını açtı. Artık sabah otobüs durağında saatlerce beklemeye gerek yoktu;

ders zili çalmadan sıralarında olabiliyorlardı. Kitaplarını, defterlerini ve hayallerini arka

koltuğa koyup, başka bir dünyanın kapısından girer gibi gidiyorlardı okula.

Ailecek yaptıkları ilk gezi Putna Manastırı’na olmuştu. Üç çocuğun hepsi arka koltuğa

sıkışmış, eşi Ileana ön koltukta küçük olanı kucağına almıştı. “Üç saatte vardık!” diye

şaşırıyordu herkes. Otobüsle ise iki aktarma ile bütün bir gün sürerdi. Yol boyunca çocukların

gözleri pencereden dışarıya kilitlenmiş, hayatlarında ilk kez gördükleri manzaraları

hafızalarına kazıyorlardı. Putna’nın sessiz avlusunda yürürken Gheorghe, “Bakın çocuklar,

insan isterse buraya da gelir, dünyaya da gider” dedi. O gün, sadece kilometre değil, ufuk da

genişlemişti.

Dacia, köydeki sosyal hiyerarşiyi de kalıcı olarak değiştirdi. Gheorghe artık otomatik olarak

“önemli insanlardan” biri olmuştu. Büyük meselelerde ona danışılır, tüm etkinliklere davet

edilirdi. “Gheorghe de arabasıyla gelsin,” denirdi köyde ya da kilisede bir şeyler

düzenlenirken. Komşular, acil işleri için şehir merkezine götürmesini rica ederdi: “Gheorghe,

beni hastaneye götürür müsün?” veya “Notere bırakır mısın belgelerimi almak için?” Asla

reddetmezdi, oysa benzin litresi 3,5 ley’di ve bu, aile bütçesi için ciddi bir masraftı.

Bugünse aynı köye gidin… Her evin önünde en az 1-2 araba var. Bir kısmı kredili, bir kısmı

ikinci el ithal, bazıları da daha garantisi bitmeden satılmış. Kapının önünde araba görmek

artık kimsenin kalp atışını hızlandırmıyor. Motor sesi, köy çocuklarının hayal gücünü değil,

sadece köpeklerin havlamasını tetikliyor. O zamanlar köyün merkezine bir Dacia girdiğinde

insanlar işini gücünü bırakırdı; bugün ise yanınızdan geçen son model bir SUV kimsenin

başını çevirmiyor.

Fark şu: 1974’te araba bir amaç değil, bir dönüm noktasıydı. İnsanlara “daha uzağa

gidebilirim” hissini veriyordu. Bugün ise çoğu araba, park yeri bulamadığımızda

küfrettiğimiz, trafik sıkışınca sabrımızı sınayan metal kutular.

Belki de “arabalı yaz”ın asıl değeri, arabada değil, o arabayla gelen birlik hissindeydi.

Gheorghe’nin direksiyonuna geçtiği o gün, tüm köy aynı heyecanı paylaşıyordu. Şimdi ise

herkes kendi direksiyonunda, kendi rotasında, çoğu zaman da yalnız.

Ve düşünüyorum… Acaba biz mi arabaları aldık, yoksa arabalar mı bizi aldı? 1974’te bir

Dacia, Gheorghe’nin ailesini de köyünü de değiştirdi. 2025’te binlerce araba var, ama

kimsenin hikâyesini değiştirmiyor. Çünkü hikâyeyi asıl yazan, metal değil; onun etrafında toplanabilen yüreklerdi.

Paylaş:
Nazım Turan

İlgili Haberler

Yorumlar

Yorum Yaz