NAZIM TURAN & Biz Nasıl Çürüdük?

Türkiye’nin ve dünyanın birçok yerinde, toplumsal değerlerin hızla erozyona uğradığı bir dönemde yaşıyoruz. Ahlaki ilkelerin ve insani erdemlerin, bireysel çıkarlar ve maddi kazanç uğruna göz ardı edilmesi, hem bireylerin hem de toplumların temel yapısını zayıflatıyor. Bir zamanlar dürüstlük, adalet ve dayanışma gibi değerlerle güçlenen kültürümüz, artık yozlaşmış bir söylemle yeniden şekilleniyor. Ne yazık ki, hırsızlığı, bencilliği ve yalanı meşrulaştıran anlayışlar toplumun her katmanına sirayet etmiş durumda.
Türkçede yerleşmiş bazı atasözleri ve deyimler, aslında kültürel bozulmanın ve toplumsal erozyonun birer destekçisi hâline geldi. Bir dönem doğruluğu, ahlakı ve adaleti savunan bu sözler, bugün yanlış yorumlanarak toplumu yozlaştıran bir araç haline dönüştü. Örneğin, “Bal tutan parmağını yalar” anlayışı, kişisel çıkar peşinde koşmayı haklı çıkarırken, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” gibi sözlerle kamu mallarını yağmalamak normalleştirildi. Bu söylemler, bir zamanlar devletin ve toplumun menfaatini gözeten bireyleri, kişisel çıkar peşinde koşan bireylere dönüştürdü.

Başka bir örnek olan “Yemeyenin malını yerler” deyimi, insanların başkalarının malına el koymasını neredeyse doğal bir hak gibi sunarken, “At binenin, kılıç kuşananın” deyimi ile zorbalık ve güç kullanımı meşrulaştırıldı. Güçlünün her türlü hakkı kendine görmesi, toplumsal adaleti yerle bir etti. Adalet yerine güç ve baskının ön plana çıktığı bir toplumda, bireyler haklarını savunamaz hale geldi. “Kol kırılır yen içinde kalır” söylemi ise aile ya da cemaat içindeki suçların, yanlışların üstünü örterek adaletsizliğin gizlenmesine yol açtı.
Bireylerin kişisel çıkarlarını toplumsal değerlerin önüne koyduğu bu yapıda, “Söz gümüşse sükût altındır” söylemi, bazen haksızlık karşısında sessiz kalmayı meşru gösterdi. Toplumda doğruyu söyleyenlerin dışlanmasına yol açan “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” anlayışı ise dürüstlüğü cezalandırarak, yalan ve riyakârlığı ödüllendirdi. Doğruyu söylemekten çekinen, sadece kendi çıkarına bakan bireyler yetişmeye başladı.
Bu yozlaşmanın en büyük işaretlerinden biri de “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının toplumda yer edinmesi oldu. Toplumsal dayanışmanın yerini bireysel çıkarlar alırken, “Komşuda pişer, bize de düşer” anlayışı ise emeğe değer vermeyen, hazırcı bir toplum yapısını doğurdu. “Üzümünü ye, bağını sorma” gibi sözlerle ise sorumluluk, dürüstlük ve helal kazanç geri plana itildi; sadece sonuçtan faydalanan bir anlayış ön plana çıktı.
Son olarak, “Köprüden geçene kadar ayıya dayı de” atasözü kurnazlığı ve sahtekârlığı meşrulaştırarak, toplumda her türlü etik değerin kısa vadeli menfaatler uğruna feda edilmesine zemin hazırladı. Çıkarcı ve etik değerlerden uzak bir toplumda, adaletin ve doğruluğun yerini kurnazlık ve riyakârlık aldı.
Toplumsal yozlaşmanın bu noktaya gelmesinde hepimizin payı var. Bu deyim ve atasözleri, toplumdaki yozlaşmayı körüklerken, kültürümüzün aslında sahip olduğu erdemleri gölgede bıraktı. Geleneklerimiz, kültürümüz ve örflerimiz, toplumun ayakta durmasını sağlayan değerlerdi; ancak yanlış yorumlamalarla bu değerler bozuldu ve yozlaşmaya sebep oldu. Adaletin, doğruluğun ve dürüstlüğün tekrar hâkim olduğu bir toplum inşa etmek, bu değerleri yeniden canlandırmakla mümkün olacaktır. Sorunun kaynağı biziz; çözüm de yine bizde. Yarının çok geç olmaması için özümüze dönmeli ve ahlaki değerleri yeniden hayatımıza kazandırmalıyız.


