Nazım Turan & Bir Yüzyılın Kazanımı, Bir Günün Kaybı

Kadının Değeri Medeniyetin Ölçüsüdür
Afganistan’da Taliban yönetimi tarafından yürürlüğe konulan yeni ceza düzenlemesini okudum. Haberi gördüm, araştırdım, metnin doğru olduğunu teyit ettim.
Kadına yönelik fiziksel şiddetin belirli sınırlar içinde “cezalandırma” kapsamında değerlendirilebileceği bir hukuki yaklaşım… 2026 yılında, bir yasa maddesi olarak.

Durup üzüldüm.
Bir daha üzüldüm.
Sonra düşündüm.
Bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Biliyorum; bu satırların Afganistan’daki kadınlara doğrudan bir faydası olmayacak. Oradaki gerçekliği değiştirmeye gücü yetmeyecek. Ama en azından kendi okuyucularımıza bir hatırlatma olabilir. Elimize geçen nimetin kıymetini bilmek, kazanılmış haklara sahip çıkmak adına bir muhasebe vesilesi olabilir.
Afgan kadınları bugün “ev hapsindeyiz, bu yavaş bir ölüm” diye haykırıyor. Eğitimden uzaklaştırılmak, çalışma hayatından dışlanmak, kamusal alandan silinmek… Günlük hayatın en temel haklarından mahrum bırakılmak yalnızca bireysel değil; toplumsal bir çöküşün işaretidir. Kadının sesi kısıldığında toplumun yarısı susturulmuş olur.
Tarih bize şunu öğretti: Haklar kendiliğinden gelmez, geldikten sonra da kendiliğinden kalmaz.
Bir asır önce Anadolu’da bambaşka bir irade ortaya kondu. Cumhuriyet, kadını kamusal hayattan dışlayan değil; merkeze yerleştiren bir anlayış inşa etti. 1926 Medeni Kanunu ile aile hukukunda eşitlik sağlandı. 1930’da yerel seçimlerde, 1934’te genel seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı.
Birçok Avrupa ülkesinden önce.
Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde yürütülen devrimler, kadını yalnızca hukuken değil; zihinsel olarak da özgürleştirmeyi hedefledi. Türk kadını sandığa gitti, kürsüye çıktı, akademide yer aldı, iş dünyasında söz sahibi oldu. “Eş” olmanın ötesinde, birey oldu.
Cumhuriyet, kadını korumaya muhtaç bir varlık olarak değil; toplumun kurucu unsuru olarak tanımladı.
Bugün ise çelişkili bir tabloyla karşı karşıyayız. Bir tarafta kadın haklarını daraltan, şiddeti belli sınırlar içinde meşrulaştıran anlayışlar; diğer tarafta hukuki çerçevesi güçlü olmasına rağmen kadına yönelik şiddetin ciddi bir toplumsal yara olarak karşımızda durması.
Demek ki mesele sadece yasa yapmak değil.
Mesele, zihniyet inşa etmek.
Ekonomik sıkıntılar, aile içi gerilimler, sosyal bozulmalar… Hiçbiri şiddetin gerekçesi olamaz. Erkekliği baskı ve kaba kuvvetle tanımlayan anlayış ne güçlüdür ne sürdürülebilirdir. Gerçek güç; adalette, saygıda ve eşitlik bilincindedir.
Bu yazı Afganistan’a bir çözüm sunmuyor.
Ama bize bir soru soruyor:
Yüz yıl önce verilen hakların değerini biliyor muyuz?
Onları sadece tarih kitaplarında mı saklıyoruz, yoksa günlük hayatımızda mı yaşıyoruz?
Bir toplum, kadınını yükselttiği kadar yükselir.
Ve yükselmek, her nesilde yeniden bir tercih meselesidir.


