KAYBOLAN CENNET, ADAKALE-1

*Balkanlar’daki en en önemli Türk kültürel varlığının yok oluşunun 52’inci yılı vesilesi ile Gazete Balkan arşivinden tekrar yayın

BİR ADAKALE YOLCULUĞU
Her devrin gözdesi, her neslin özlemi olmayı başarabilen coğrafî parçalar oldukça sınırlıdır. Biz, Türkleşmiş ve sonra yok olmuş bir coğrafya hikâyesinin ötesindeki anlayışla Adakale’nin hikâyesini sunmak istiyoruz sizlere..
Bu yüzden de hikâyemize, “İkonya”nın Konya olmadığı, “Tanrılar” masalları ile Balkanların ve Anadolu’nun sarmalandığı dönemlerden başlıyoruz...
Bizimle çıkacağınız bu Adakale yolculuğundan hoşnut kalacağınızı umuyoruz. İşte bir Romen edebiyatçının kaleminden, Adakale’nin bilinmeyen serüveninin başlangıcını anlatan önsözümüz..
Ada-Kale Adası, iki sembolleri olan “tarih” ve “coğrafik” yapısı ile tablolaştırılmış bir yerdir. Tablolaştırılmış olmasına rağmen, “ülkeden ülkeye” yankılarını bırakarak, zaman boyunca, yeni devletler, kraliyetler ve imparatorluklar orada iz bırakmışlardır.
Adalar boş olsalar da gizemli ve zamana meydan okuyan yerlerdir. Sular ile sarılmış bu küçük topraklar, “maddenin” dinlendiğini, beklediğini ve saf ışıklarda sabır ettiğini göstermektedir. Zamana karşı bütün dinler için ibadet yerleri mevcuttur. Mesela, Zeus Tanrısı için, Minos Adası doğmuştu. Ulise, uzun yıllardan sonra, evi olan, İthaka adasına dönmüştü.
Sadece uygarlıklar bu adaları güzelleştirmiş, insanoğlu bazen bu yerleri kaçış yerleri bazen de ne yazık ki hapis ve işkence evleri olarak kullanmıştır.
Ada’nın doğuş tarihini bilmiyoruz. Nefes alışına göre, kendini kendisinin yarattığını düşünüyorum. Bir dağ vardı (kadındı) ve o zamanki adıyla erkek olan Danubiu (Tuna). Tuna dağı öptü ve vücudunu, en tatlı yaşam ve ölüm için en misafirperver hayata döndürdü.
Ada oluşana dek ne kadar zaman geçti, bilemeyiz. Sonra Tanrılar geldi. Canları sıkılan Tanrılar, insan olmak istiyorlardı. Herkül Tanrısı Tuna’yı geçti. Rivayete göre, buradan Herodot geçti ve adanın adını ‘Cyraunis’ olarak koydu.
Romalılar geldiler ve Traian Köprüsünü yaptılar. Yollar, kaleler, şehirler kurdular. Romalılar adaları Yunanlılardan daha pratik bir şekilde seviyorlardı. Yunanlıların adalara karşı olan kültürlerinden farklıydı onlarınki. Sonra, gotlar, vizigotlar, ostrogotlar, havariler, hunlar v.s. geldiler. Bunlar bu yerleri mahvetmekten başka birşey yapmadılar. Daha sonra, Macarlar ve Türkler geldiler. Bunlar ise, adayı Tuna’nın hediyesi olarak sevdiler ve büyük bir hızla işe başladılar. Adayı duvarlar ile saranlar ona her seferinde yeni bir isim koydular.
En sonunda da onu boğanlar geldiler. Komünist rejimdekiler. Bunların kültürü, adalara karşı, diğerlerine benzemezdi. Hemen “maddeyi” endüstrileleştirme yoluna gittiler. İlk önce Tuna’yı boğdular, sonra sularını yükselterek elektrik üretmek için kullandılar ve şairlerin “Tuna’nın yüksek suları yanıyor” demeleri hiç yalan değildi.
“Yaşlı Tuna’yı yenebildik” heyecanıyla yetinmeyerek, kiliselere ve ibadet yerlerine dinamit koydular. Bunun günahı yapanların değil, bunu planlayanlarındı elbette. Bu günahı planlayanlar, hangi “fedakarlıklara” maruz kalacaklarını biliyorlardı. Buna rağmen acımadılar. Devlet seviyesinde büyük bir yalanı da ortalığa yayıyorlardı: “Ada- Kale Adası, Şimian Adasın’da restore edilecek.”
Büyük bir yalan. Her iki kıyıdan köyler ve Orşova, Tekija’nın topraklarını başka yerlere götürüldüler. Sadece ada sular altında kaldı. Haritalar yeri değişmiş bir adayı göstermiyor. Bu günah, barış zamanında insanlar tarafından yapılmıştır. İnsanların affetmeyi öğrenmesini, daha da ötesi bu büyük hatayı düzeltmesini ümit ediyoruz.
Yarın: 16 isimli ada




