İlmia Süleyman Kılıç & Ne Zaman Bizim Sahnemiz Olacak?

2012 Londra Olimpiyatları’nın açılış törenini izlediğim gece, içimde bir şeyler değişti. O anları hâlâ dün gibi hatırlıyorum. Sadece sporun değil, bir milletin hayal gücünün, hafızasının ve cesaretinin sahneye taşındığı muazzam bir geceydi. James Bond’un Kraliçe’yle birlikte helikopterden atlayışı, Mr. Bean’in o bildiğimiz muzipliğiyle klasik müziğe kattığı tatlı ironi... Her sahnede bir ülkenin geçmişiyle gurur duyduğunu, bugünü tutkuyla yaşadığını ve geleceğe umutla baktığını gördüm. Gözlerim parladı. Ama aynı zamanda içimde derin bir sızı da hissettim.

“Biz neden böyle olamıyoruz?” diye sordum kendime.
Bu, sadece sahnede ışıkların yanmamasıyla ilgili değildi. Mesele bir gösteri yapmak değil; mesele, bir milletin kendi değerine inanma cesareti, kültürünü özgüvenle taşıyabilme gücü ve yıllar süren bir emeği omuz omuza sahneye çıkarabilmesiydi. Ve sonra içimde bir başka soru daha doğdu: Peki biz neden olimpiyatlarda da güçlü bir şekilde var olamıyoruz?
Türkiye’nin olimpiyat serüveni aslında çok eski. 1908’de Osmanlı zamanında başladı, Aleko Mulos’un adıyla tarihe yazıldı. Cumhuriyetle birlikte 1924 Paris Olimpiyatları’ndan itibaren her adımda umut vardı, mücadele vardı. Bugüne dek 104 madalya kazandık: 41 altın, 27 gümüş, 36 bronz... Bu sayılar, bir avuç inançlı sporcunun, imkânsızlıklar içinde nasıl zafer kazandığını anlatıyor. Ama aynı zamanda şunu da söylüyor: Biz, olduğumuz yerin çok daha ilerisinde olabilirdik.
Roma 1960… Belki de tarihimizdeki en parlak gündü. 7 altın madalya ile zirveye çıktık. Yıllar sonra Tokyo 2020’de ise toplamda 13 madalya alarak sayı olarak rekor kırdık. Ama asıl başarı sadece madalyada değil. Asıl başarı, sporun hayatın bir parçası olmasında. Ve itiraf etmeliyiz ki; biz bu bilinci henüz tam anlamıyla içselleştiremedik.
2012 Londra Olimpiyatları’na 114 sporcu gönderdik. Geriye döndüğümüzde elimizde yalnızca 1 altın, 1 gümüş, 1 bronz madalya vardı. Ama bu sadece bir sayı değil. Bu tablo, bir sistemin eksik hikâyesi. Çünkü spor, sadece bireylerin çabasıyla değil, bir milletin inancıyla, kararlılığıyla ve vizyonuyla büyür. Türkiye’de hâlâ birçok spor salonu sessizliğe terk edilmiş durumda. Okullarda beden eğitimi dersi, diğer derslerin gölgesinde. Aileler için spor hâlâ “zaman kaybı” gibi görülüyor. Oysa başarı, tesadüfe bırakılamaz. Başarı, uzun vadeli bir bakış, sabır, destek ve kolektif bir inanç ister.
İngiltere, o muhteşem açılış töreniyle sadece bir gösteri sunmadı; aynı zamanda “biz buyuz” dedi. Sahneye çıkanlar yalnızca aktörler değildi. Sahneye çıkan, o kültürü var eden halktı. James Bond, Mr. Bean... Bunlar sadece karakter değil, bir toplumsal hafızanın ürünleriydi. Bizim de böyle sembollerimiz var. Nasreddin Hoca’mız, Karagöz’ümüz, Barış Manço’muz, Naim Süleymanoğlu’muz… Ama belki de biz, bu parçaları bir araya getirip bütün bir hikâye anlatmakta zorlanıyoruz.
Yine de içimde bir umut var. Belki bir gün… Belki bir gün biz de o büyük sahnede, kültürümüzle, sporcularımızla, hayallerimizle yerimizi alacağız. Ama bunun için önce şunu kabul etmeliyiz: Spor, sadece kazanmak için yapılan bir şey değil. Spor, bir yaşam biçimidir. O yaşam, okul bahçelerinde başlar. Eski bir spor salonunun tozlu tribünlerinde, bir öğretmenin sessiz gayretinde, bir annenin çocuğunun terli formasını katlayışında büyür.
Ve şimdi tekrar soruyorum: Ne zaman bizim sahnemiz olacak?
Cevabı uzaklarda değil. Belki şu an top peşinde koşan küçük bir çocuğun gözlerinde, belki antrenmana geç kalmamak için sabahın köründe uyanan genç bir sporcunun yüreğinde saklı. Yeter ki biz görmeyi bilelim. Yeter ki biz inanalım.
Not: Olimpiyat Halkaları, 5 kıtayı temsilen ilk kez 1920 Olimpiyatları'nda kullanıldı. Mavi halka Avrupa'yı, sarı halka Asya'yı, siyah halka Afrika'yı, yeşil halka Avustralya'yı, kırmızı halka da Amerika'yı temsil eder.


