İlmia Süleyman Kılıç & Kam’dan Günümüze Bir Ses

Bozkırda rüzgâr estiğinde, atalarımız kulak verir, göğün ne dediğini duymaya çalışırlardı. Çünkü onlar için rüzgâr yalnızca esinti değil, bir haberdi. Bir Kam, işte bu dili bilen kişiydi. Göğe bakar, yere sorar, ateşin diliyle konuşurdu. Biz bugün o dili unuttuk belki ama bozkırın hafızası susmaz. Kulak verirsek hala duyarız.
Orhun Yazıtları’nda şöyle yazar: “Üze kök Tengri asra yagız yer kılındukta, ikin ara kişi oglı kılınmış.” Gök ile yer yaratıldığında, araya insan konulmuştu. Ne yüce bir sorumluluk… Biz, yalnızca et ve kemikten ibaret değiliz. Ruh taşıyan, kut sahibi, doğayla uyum içinde yaşamakla görevli bir halkın evlatlarıyız.

Atalarımız buna "kut" derdi – kişinin içindeki yaşam dengesi, Tanrı’dan gelen ruhsal güç. Kamlar, bu kut’un bozulmaması için dua eder, törenler yapar, ruhu korurdu. Çünkü bir insanın kut’u eksilirse, yolu da karanlığa düşerdi. Bugün modern hayatın hızında, belki ruhun kut’unu unuttuk. Ama hala içimizde o kadim ses var. Yeter ki sustuğumuzda duyabilelim.
Her şeyin bir canı vardı eskiden. Ağaçlar yalnızca odun değil, ataydı. Su sadece içmek için değil, dilek vermek içindi. Dağlar ise kutsal birer sığınaktı. Kamlar bunlarla konuşur, doğayı bir kitap gibi okurdu. Her hayvan, bir mesaj, her rüya bir öğüt taşırdı.
Börü – yani kurt – Türk'ün yol göstericisiydi. Cesareti, liderliği, özgürlüğü simgelerdi. Kartal ise göğe en yakın uçan, bilgelik taşıyan kuştu. Kamlar dualarında kartal tüyü taşırdı. Geyik, ise geçişlerin, arınmanın, ruhsal yenilenmenin işaretiydi. Rüyanda geyik görmek, bir çağrıdır; ruh yola çıkmak istiyordur.
Türk mitolojisinde göğün katlarında Ülgen Han yaşardı; iyilik, yaratıcılık ve bilgelik ondaydı. Yeraltında ise Erlik Han; gölgelerin, sınavların, arınmanın sahibi. İnsan, bu iki dünyanın arasında yürüyen bir yolcuydu. Ve Kam bunu bilirdi: Işığa ulaşmak isteyen, önce gölgesini tanımalıydı. Her acı bir sınavdır. Her düşüş, bir dönüşümün başlangıcıdır.
Kamlar, doğumu kutsal sayarlardı. Çünkü her doğan çocuğun başında Umay Ana beklerdi. Şefkatiyle ruhu sarar, ona yol olurdu. Bugün, ruhlarımız yara aldığında aslında hala Umay’a ihtiyaç duyuyoruz. Sakinliğe, korunmaya, içsel bir anneye… Kamlar bu yaraları yalnızca otla değil, sözle, niyetle ve nefesle iyileştirirdi. Çünkü en derin tedavi, ruhun yeniden hatırlamasıdır.
Günümüzde her şey hızlı, yüksek, gösterişli. Ama Kam’ın yolu sessizdir. İncedir, görünmez bazen. Ama derindir. Belki biz de sabahları gökyüzüne bir selam vererek başlayabiliriz. Bir dua, bir nefes, bir niyetle… Gönül gözümüzü açabiliriz yeniden.
Yaprakların sarardığı bu günlerde, ağaçların sessizce vazgeçişini izliyorum. Onlar biliyor ki, bırakmak küçülmek değil, yenilenmektir. Kamlar da bunu anlatırdı: Tutunduğun her şey, seni sen yapan değil; seni taşıyamayan bir yüktür belki. Bazen sadece bırakmak gerek. Sözleri, öfkeleri, korkuları… Ve ardından yeni bir yol, sessizce belirir.
Bozkırın ortasında, ateşin başında fısıldanan o eski söz hala kulağımda:
“Gönül gözüyle gör. Ruhunla dinle. Ne unuttunsa, doğada vardır.”
Belki bir Kam değiliz… Ama içimizde, bize yolu gösteren bir Kam sesi taşıyoruz.
Yeter ki biraz susalım. Gök konuşur, rüzgar anlatır, taş fısıldar.
Ve biz, yeniden hatırlarız…
Alğış (Kutlu Sözler)
Göğün yedi katı üzerin açık olsun,
Yer Ana sana yumuşak davransın.
Ateşin tütsün eksilmesin, suyun aksın kesilmesin.
Börü yüreğinle yürü, kartal gözünle gör.
Kutun artsın, yolun açılsın, gönlün ışısın.
Ülgen korusun, Umay sarıp sarmalasın.


