Ana Sayfa / Gündem / İlmia Süleyman Kılıç & İçimde Var Olan Romanya

İlmia Süleyman Kılıç & İçimde Var Olan Romanya

21 Ocak 2026 11:020 görüntülenme
İlmia Süleyman Kılıç & İçimde Var Olan Romanya

*Romanya’yı anlamak isteyen biri, önce sesini dinlemelidir. Benim için bu ses, bazen bir kemanın iç yakan sızısıydı, bazen bir kalenin taş duvarlarında yankılanan ayak sesleri, bazen de tek bir cümleyle insanı kendinden şüpheye düşüren bir düşünce. Zamanla fark ettim ki Romanya’nın kültür tarihi, Doğu ile Batı arasında gerilmiş bir ruhun hikayesidir

Bu ruhla ilk gerçek karşılaşmam Emil Cioran sayesinde oldu. Lise yıllarımda beni uzun süre meşgul eden, hatta zaman zaman içinden çıkamadığım umutsuzluğu bir düşünce disiplini haline getirmişti. Cioran, insan varoluşunu süslemeksizin, bir uçurum gibi önümüze koyar. Paris’te yazmış olsa da cümleleri Karpat Dağları’nın sisini taşır. Onu okurken, Romanya’nın düşünsel derinliğini ilk kez bu kadar yakından hissettim.

Tarih ise kendini daha sert bir dille dayatır. Mihai Viteazul (Cesur Mihail), kısa süren bir birlikle bile bir halkın hayalini biçimlendirmiştir. Onun adı, parçalanmış bir coğrafyanın tek bir kaderde buluşma arzusudur. Bu arzunun daha köklü ve sabırlı yüzü Büyük Stefan (Ștefan cel Mare)’dır. Dua eden bir savaşçı olarak anılan Stefan’ın manastırları bana hep şunu düşündürmüştür: Bazı milletler kimliklerini sözle değil, taşla ve inatla yazar. Stefan, Romanya tarihinin ahlaki omurgasıdır.

Ama Romanya’yı sevmemi sağlayan şey yalnızca bu ağırlık olmadı. Bir noktadan sonra, bu kadar karanlığın arasında hala nasıl gülümsenebildiğini fark ettim. İşte orada İon Creangă ile karşılaştım çocukken... Onun hikayelerinde köy hayatı ne idealize edilir ne de gizlenir; insanlar oldukları haliyle vardır. Saflıkla kurnazlık, bilgelikle kabalık yan yana durur. Çocukluk Anıları bana yalnızca bir geçmişi değil, bir halkın kendine bakma biçimini anlattı. Creangă’yı okurken, Romanya’nın trajediye rağmen kendiyle alay edebildiğini fark ettim.

Romanya’nın kalbi ise en çok müzikle atar. George Enescu’yu dinlediğimde, hiç bulunmadığım köy düğünlerini hatırlar gibi olurum. Rumen Rapsodileri’nde çoban kavalı, dağ rüzgarı ve kalabalık sevinçler vardır. Ama bu sevinç bile derin bir hüzün taşır. Enescu, Romanya’nın melodik hafızasıdır; dinledikçe insanın içine yerleşir.

Bu hafızanın en kırılgan sesi Ciprian Porumbescu’dur. Balada’yı ilk kez dinlediğimde, söze dökülemeyen bir iç çekişle karşılaşmıştım. Kısa ömrüne rağmen bıraktığı bu eser, baskı altındaki bir halkın sessiz konuşması gibidir. Porumbescu’nun notaları, konuşamayanların dilidir.

Ve form… Eğer bütün bu yaşadıklarım bir şekle bürünecek olsaydı, karşılığını Constantin Brancuși’de bulurdu. Sonsuz Sütun, Öpücük ve Uyuyan Musa, bana her zaman maddenin ruhla temas ettiği anlar gibi gelmiştir. Brancuși, köyün sadeliğini modern sanatın merkezine taşıyarak Romanya’yı Paris’ten dünyaya duyurmuştur. Onun eserlerine bakarken, azlığın bazen ne kadar çok şey söylediğini düşündüm.

Romanya’nın kültürü; Cioran’da düşünce, Mihai Viteazul’da cesaret, Büyük Stefan’da inanç, Creangă’da ironi ve insan sıcaklığı, Enescu ve Porumbescu’da müzik, Brancuși’de biçim bulur.Benim içinse bütün bunlar, zamanla içimde biriken bir ses haline geldi.

Romanya parlak bir kültür değildir; derin bir kültürdür. Göstermez, hissettirir. Ve bir kez temas eden, insan bu derinlikten kolay kolay çıkamaz.

Paylaş:
İlmia Süleyman Kılıç

İlgili Haberler

Yorumlar

Yorum Yaz