İlmia Süleyman Kılıç & Denize Değil, Kendimize Yürüdük

“Usta yönetmen Werner Herzog'un 2007’de yayınlanan, Antarktika seyahatlerini ve orada tanıştığı insanları konu alan "Encounters at the End of the World" adlı belgeselindeki penguen görüntüsü dünya çapında viral oldu.”
Penguen’in hikayesinin bugüne kadar yayımlanmamış olması bana hala tuhaf geliyor. Olay 2007 yılında yaşanıyor; ancak dünyanın, bir penguenin denize doğru değil de dağlara yani ölüme doğru yürüdüğünü öğrenmesi 2025’in sonlarını buluyor. Aradan geçen onca yıla rağmen bu hikâyenin bugün bu kadar sarsıcı olması tesadüf değil. Çünkü bazı olaylar yaşandığı anda değil, insanlık onlara hazır olduğunda anlam kazanır. Bu penguenin yürüyüşü de tam olarak böyle bir hikâye.

Doğasına tamamen aykırıydı bu yürüyüş. Yaşaması gereken yere değil, hayatta kalma ihtimalinin neredeyse olmadığı bir yöne ilerliyordu. İşte bu aykırılık içimizi burktu. Çünkü doğaya aykırı olan her şey, insana çok tanıdık gelir. Hayatta kalmak yerine gitmeyi seçmek… Devam etmek yerine durmayı, hatta kaybolmayı göze almak… Bunu izlerken rahatsız olduk, çünkü bir yerden sonra hepimiz hayatımızda böyle anlara yaklaşmışızdır.
İnsanın doğasında terk etmek ya da vazgeçmek yok mudur? Yaralarımızı saramadığımızda, bir noktada “artık olmuyor” demeyi düşünmeyen var mı gerçekten? Biz buna çoğu zaman vazgeçmek demeyiz. Uzaklaşmak deriz, susmak deriz, kabullenmek deriz. Ama özünde, sevgi bulamadığımız yerden kendimizi alıp gitmek değil midir yaptığımız? Tıpkı o penguen gibi… Yanlış olduğu söylenen bir yöne, ama kalmanın daha çok acıttığı bir yerden uzağa.
Penguen için “hasta” denildi, “dezoryantasyon” denildi. Tıbbi açıklamalar yapıldı, bilimsel sebepler “belki”ler sıralandı. Bunlar elbette mümkündü. Ama bizi asıl etkileyen bunlar olmadı. Biz o ufacık cana tanılar koymadık; kendi duygularımızı yükledik. Çünkü insan, anlam veremediği acıyı teknik kelimelerle değil, kalbiyle çözmeye çalışır. O penguende kendi yorgunluğumuzu gördük. Kaybolmuşluğumuzu, tutunamamışlığımızı, bir türlü sevgiye denk düşemediğimiz anları…
Belki de bu yüzden o penguen artık sadece bir hayvan değildi. O, içimizde sessizce büyüyen bir simgeye dönüştü. Yanlış yöne yürüdüğümüzü bildiğimiz halde duramadığımız anların sembolü oldu. Bazen aklımızla değil, kalbimizin en yorgun yeriyle aldığımız kararları hatırlattı bize. O yürürken, biz de kendi hayatlarımızda kaç kez aynı cesaretsiz cesareti gösterdiğimizi düşündük.
Çünkü insan da tıpkı o penguen gibi, sevgi bulamadığı yerden bir gün kendini alıp gider. Kalmanın onu iyileştirmediğini fark ettiğinde, ait olmadığı yerde daha fazla duramaz. Bu bir kaçış değildir her zaman; bazen hayatta kalma çabasının son halidir. Kimse bunu alkışlamaz, kimse “doğru” demez ama insan yine de yürür. Bazen denize değil, dağlara doğru… Bazen herkesin yanlış bulduğu bir yöne.
Belki de bu yüzden o penguenin yürüyüşü hala içimizde bir yerde devam ediyor. Çünkü o dağlara yalnızca bir hayvan değil; taşıyamadığımız duygularımız, adını koyamadığımız yorgunluklarımız ve kimseye anlatamadığımız kırgınlıklarımız yürüdü. Onu durduramadığımız gibi, bazen kendimizi de durduramayız. İşte bu yüzden bu hikaye unutulmuyor. Çünkü bir pengueni değil, insanın sessizce vazgeçtiği, ama kimseye anlatamadığı anları anlatıyor. Ve belki de en çok bu yüzden, hepimiz o yürüyüşte kendimizden bir iz buluyoruz...


