KAYBOLAN CENNET, ADAKALE – 10

ADA- KALEH’E KOMUNİZM BAHTI
“Made in Ada-Kaleh” markası eskisi gibi olmasa da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da varlığını sürdürmeye devam etti. İster istemez, Romanya’ya yerleşen komünist yapıya göre boy göstermeye başlamıştı.
Ali Kadri, Ada halkının haklarının devlete verildiğini görüp, her şeyin devlete ait olacağını anlayınca, Türkiye’ye göç etti. Bu acıya dayanamazdı. 1948’de Ada’da İlkokul ve Ortaokul kapandı. Ünlü sigara fabrikasında işçilerin sayısı azaldı ve sonunda iflas etti. Bunun yerine “Vasile Roaita” adında, tekstil fabrikası açıldı. Bu fabrika 1965’te, “Portile de Fier” fabrikanın bir bölümü olacaktı. Zengin ve mal sahibi olan Türklerin arsaları ve malları ellerinden alındı...
Daha da kötüsü, mecburi göçler başlatıldı. Şartlı göçler denilen bir olay vardı ve buna göre başka ülkeye gitmek isteyenler, bütün mallarını, varlıklarını Romen devletine bıraktıklarına dair bir belge imzalıyorlardı. Göçme olayları, 1964’ten sonrasına kadar sürdü. Bütün Türkler Ada’da, “Portile de Fier” adında hidroenerjik sistem kurulacağını ve Ada’nın sular altında kalacağını öğrenmişlerdi.
Ada-Kaleh’in, o dönemde bile egzotik ve tarihi bir kokusu vardı. “Efendi, efendi!” sesleri arasında gelip giden gemiler geride kalacaktı.
Artık buradaki en büyük halıyı görmek için gelen olmayacaktı. Bu halı, 15 metre uzunluğunda, 9 metre genişliğinde ve 500 kilo ağırlığında bir halıydı. Bu halıyı, Ada’ya hediye eden, Padişah II. Abdülhamit’in (1904) ta kendisiydi. Halı ve burada bulunan birçok şey tarihle birleşince, özellikle yerli otoritelerin gurur kaynağı ve reklam kaynağı olmuştu.
Ada’yı öldüren “Portile de Fier” çalışanlarında müthiş heyecan vardı. Tuna’yı ikiye böleceklerdi.
Tuna nehrini yenmek için bir sürü kademeler vardı. Dağlar delindi, barajlar kaldırıldı ve nihayet, “güneş yolu” gözüküverdi. Gazeteciler, “büyük başarıyı” binlerce övücü kelimeler ile yazdılar. Bunların yanı sıra, İlie Purcaru ve Mihai Pelin adlı gazetecilerin, Ada’nın sular altında kayboluşunu izlerken, gözyaşlarını tutamadıklarını öğreniyoruz. Birçoğu da bu haksızlığı görünce, ya hiçbir kelime yazamadılar, ya da sadece somut haber niyetinde insanları bilgilendirmek amacıyla geçiştirdiler.
Eğer o sırada, insanlar seslerini yükseltebilseydi, belki de Ada’yı şimdi Simian Adası’nda görecektik. Şakacı birkaç ses, buraya Amerikalıların gelip, Ada’yı demir kolonlar üzerinde kaldıracakları rüyasına bile kapıldılar.
“Komunizm” bile bu Ada’da kızgın kumda yapılmış kahve içti, filtreli ya da filtresiz sigara tüttürdü. Nöbet tutan askerler bile adanın güzelliğini seyre dalarak asli görevlerini unutuyorlardı.
Sadece bu askerler Abdülhamit’ten hediye halının üzerini ayakkabıyla gezmiş insanlardır. Sadece sonbaharlar aynıydı burada...
Ve son sonbahar geldi. Tuna şişmişti, balıklar bile yolunu şaşırtarak, nereye gideceklerini bilmiyorlardı.
Daha çok elektrik dendi fakat ne yazık ki, evlerine terk eden insanların evinde, karanlıktan başka bir şey yoktu. Bütün fedakarlıklarına rağmen. Ülke geneli zaten karanlıktaydı. Doğayı zorla normal akışından çeviren insanlar, dinlerini de unutmuş insanlardı ve Demir Kapılar denilen bu yapıdan büyük hayranlıkla bahsediyorlardı.
İşin ilginç yanı ise pek konuşulmasa da, bu iki yapının harcamaları başka yöne kaydırılmıştı.
Yani anlayacağınız gibi, bu işe konulan yatırım düzgün yapılmamıştı. Eğer inşaatlar birinci “Portile de Fier” de kalsaydı, belki de Ada şu an İkinci Portile de Fier hidroelektrik santrali yapılmadan, Ada, Simian Adası’nda olacaktı. Onun yerine, yerleşim yerleri değişti, göç edildi ve insanların hayatları da kaydı.
Kalpleri hep orada sular altında kaldı... Nice Ali’ler, Fadimeler, Ayşelerin kalpleri hep orada...
Son bölümlerde, Ada’da yaşayan birkaç kişinin hatıralarından bahsedeceğiz. Türklerin oradaki geleneklerinden, yaşamlarından... Bunları yazarken de, belki şu yazdığım bölümü bir şekilde güzel duyguların ifadesiyle, yok edebileceğim...
Onlar anlattıkça, Ada’nın varlığı unutulmayacak...
YARIN: İLK TÜRKLER VE ONLARIN GELENEKLERİ
Hazırlayan: İLMİA SÜLEYMAN


